Yazı Detayı
10 Mayıs 2015 - Pazar 13:26
 
İslami Kavramlar: Millet Sistemi ve Irkçılık (2)
Nizameddin Demir
abdullahaziz@islammedya.com
 
 
Sonuçta 12 Eylül'e kadar devam eden süreçte bazı problemler, etnik kimlik meselesi olmaktan çıkmış ve dönemin ideolojik yapısına göre keyfiyet kazanmıştır. 1980-83 arası Askeri Yönetim sonrasında kimlik problemi; Diyarbakır Askeri Cezaevi'ndeki işkenceler ve bölgede yaşanan askeri baskı sebebiyle, iyice kötüye gitmeye başlamıştır. Bu baskıya paralel olarak; etnik-kimlik taassubu ve ırkçılık gayretleri, önüne geçilemeyen bir felâket haline gelmiştir.


Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Lozan Anlaşması'nda "Millet Sistemi"ni esas alan; müslümanları kurucu unsur, gayr-i müslimleri de azınlık kabul eden Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yöneticileri; lâikliği "Devlet Dini" (!) haline getirerek siyasi krizlere sebeb olmuşlardır. Görünen odur ki, İslâm kardeşliğinin dışında, Türkleri ve Kürtleri bir arada tutacak hiçbir formül kalmamıştır. Ancak bazı sivil ve asker bürokratlar, Türkiye'nin bir "İslâm Devleti" olmadığını, hatta "İslâm Ülkesi" bile denilemiyeceğini savunmaktadırlar. Dolayısıyla bu meselenin, İslâm fıkhına göre çözülmesini teklif etmek, onlara göre laikliğe aykırıdır. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "Kürt sorunu vardır ve bu sorun demokrasi içinde çözülecektir" şeklindeki tesbiti de realiteye uygun değildir. Bu sebeple etnik-kimlik taassubu ve terör felâketi, Türkiye'nin gündemini uzun yıllar işgal edecektir.


Meselenin bir diğer boyutu da şudur: Irak'ı işgal eden ABD; bölge ülkelerinin itirazlarına rağmen "Kuzey Irak Federal Kürt Devleti"nin kurulmasını sağlamıştır. Başta Yunanistan olmak üzere; bazı AB Ülkeleri'nin; kuruluş yıllarında komünizmi esas alan, son yıllarda ise kavmiyetçiliği ön plâna çıkaran PKK'yı destekledikleri bilinmektedir. AB Komisyonu tarafından hazırlanan ilerleme raporunda "Kürtlere etnik azınlık, Alevilere de müslüman azınlık statüsü verilmesi" teklif edilmiştir. Önümüzdeki yıllarda bu teklifin, değişik üslûplarla ifade edileceği ve gündemde tutulacağını söylemek mümkündür.”


Bugün, İslam toplumunun her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu birlik, İslam’ın emrettiği İslam birliğidir. Yani Osmanlıdaki “MİLLET SİSTEMİ”dir. Yani “ÜMMET” birliğidir. Mevcut sistemin en büyük çıkmazı budur! Bu husus asla unutulmamalıdır! Ayrıca Osmanlı Devleti’nin yıkılış sebeblerinin en önemlisi, “Küfür Tek millettir” düsturu konusunda verilen taviz olmuştur. Ne zaman ki Osmanlı devleti “Kanunî Esasi” çerçevesinde “Müslim” ve “Gayr-i Müslim” ayrımını ortadan kaldırdı, kendisi de ortadan kalkmaya, parçalanıp yok olmaya mahkum oldu.
 

Bu eser ne zaman ve niçin yazılmıştır? Bu sorunun cevabını verebilmek için, kitabın başındaki bölümü size aktaralım: “Bu kitabın aslı, Muderris Ahmed Naim Efendi merhum tarafından yazılmıştır. “Sahih-i Buhari Muhtasari Tecrid-i Sarih” mutercimi müellif merhum bu eserini, Türkiye’de başlatılan ırkçı ve bölücü akımlara karşı, İslam birliğini mudafaa için kaleme almıştır.
 

60 - 70 sene evvel ırkçı ve kavmiyetçilerle imanlı alimlerimiz arasında matbuatta çetin mücadeleler cereyan etmiştir. O zaman müellif merhum muhtelif rnecmualarda ve bilhassa Sebilürreşad mecmuasında değerli makaleler yazarken, ŞeyhuI-İslam Musa Kazim Efendi merhum da İslam mecmuasında yazıyordu.


Musa Kazim Efendi'nin ayni mecmuada «cinsiyyet ve kavmiyyet iddiasının (ırkçılık ve milliyetçiliğin) İslamda şiddetle menedildiğine»  dair yazısı üzerine, “Takip ve tenkit Mecmuası” sahibi -önce milliyetçi, sonra mason ve radikal sosyalist olan- Nüzhet Sabit, “ırkçılık ve milliyetçiliğin İslamda ne dereceye kadar yasak olduğu...» yolunda Musa Kazım Efen¬di'ye sorular yöneltmiştir. Bu sorulara Ahmed Naim Efendi “Sebilurreşat mecmuası”nda cevap vermiştir. İşte elinizdeki eser, o cevabi yazının kitap halinde neşredilen şeklinin sadeleştirilmişidir.


Osmanlı Devletinin son zamanlarda imparatorluğa ve padişaha karşı yıkıcı ve yıpratıcı bir mücadele başlatılmıştı. Avrupalıların «Yeni Osmanlılar, Jön Türkler» dedikleri kimselerin başlattıkları bu mücadele, imparatorluk hudutları içinde bulunan ırklar ve kavimler arasında ihtilafların ve tedirginliklerin çıkmasına sebep olmuştu. Çünkü mücadeleyi başlatanların düşüncelerine göre;  «Türk, Arab, Arnavut.. Müslüman, Hıristiyan., gibi çeşitli dinlere ve ırklara mensup olanları bir devlet çatısı altında tutma külfetine katlanmaktansa, imparatorluğu yıkıp Türk unsuruna dayalı bir devlet kurmalıdır.»

 

Nitekim İttihat ve Terakki cemiyeti idareyi ele geçirince bu düşünceyi açığa vurmuştur. İmparatorluğu yıkma ve ırkçılık akımları, gizli siyasi cemiyetler kurularak başlatılmıştı. Bilhassa İstanbul, Suriye, Makedonya ve Selanik'te kurulan bu cemiyetler imparatorluğun yıkılışını hazırlamada büyük roller oynamışlardır. «Vatan, ıslâhat, hürriyet, medeniyet...» gibi kelimeleri dillerinden düşürmeyen bu yeni akımcılar, mücadelelerinde yabancı hayranlığı psikolojisiyle Avrupa taklitçiliğini esas almışlardı. Bu şahsiyetsiz ve İslâm milletini küçümseyen davranışları yüzünden çıkan kargaşa ve huzursuzluklar İstanbul'un dışına taşmıştı.



ÜLKE YENİ AKIMCILARIN ELİNDE


Islahat, medeniyet, milliyetçilik... adına mücadele verdiklerini iddia eden bu yabancı hayranları, stratejileri icabı dağlara çıkarak kır gerillacılığı yapmışlar, Makedonya'da suikastler tertiplemişler, İstanbul'da mürettep isyanlar çıkarmışlar, bazıları yurt dışına çıkarak oralarda gazete ve mecmualar çıkararak imparatorluk ve padişahlık aleyhine tahriklerine devam etmişlerdir. Meydana getirilen huzursuz ortamdan ve kırılan devlet otoritesinden istifade ederek ihtilaller yaptırmışlar, meşrutiyetler ilan ettirmişler, asırlar boyu oturmuş teamüllere ters biçimde tahttan pâdişâhlar indirtmişler, aynî usulsüzlüklerle yerlerine yenilerini oturtmuşlar ve nihayet ülkenin yönetimini ellerine geçirmişlerdir. Avrupalıların tahrik ve çabaları neticesinde; dünyanın en itibarlı ve kudretli imparatorluğuna «hasta adam» dedirtilmiş, dünyada yetişen büyük devlet adamları listesine geçen Türk büyüğüne ve müslümanların halifesine «kızıl sultan» damgası vurdurulmuş, beyannameler ve hattı hümâyûnler neşrettirilmiştir.

 

Bütün bunlardan sonra bu yeni akımcılar ülkeyi önce Balkan harplerine ve sonra da birinci cihan harbine sokmuşlar ve sonunda milleti perişan, memleketi viran, sevr anlaşmasıyle de imparatorluğu paramparça etmişlerdir.
Ülkeyi bu duruma getiren ırkçı, milliyetçi ve batıcıların gütdükleri siyâsetin ana hedefi Müslüman Türk toplumunun;  «Bin yıllık İslâm medeniyetinden uzaklaşarak, Avrupa medeniyetine geçmesi, Müslüman millet topluluğu arasındaki yerini terk ederek Avrupa milletler topluluğu içinde yer alması, Müslüman milletin liderliğinden vazgeçip Avrupa devletlerinin adetâ bir uydusu durumuna düşürülmesi» idi. Bu fikirleri afişe eden: «Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, Garp medeniyetindenim»

«Türk unsuru, yabancı unsur» «Islâhat ve medeniyet» «Vatan ve Hürriyet»... gibi sloganlar o günlerin şarkısı haline gelmişti.

 

Yürütülen bu ırkçı, milliyetçi ve batıcı faaliyetler; İslâm birliği ve din kardeşliği bağlarını zayıflatmış, devlete bağlılık, vatanın bütünlüğünü korumak, devlet büyüklerine saygı ve itaat duygularını gevşetmiş, ordu içine bile ikiliğin ve particiliğin girmesine sebep olmuştu. Dış mihrakların da tahriki ile ülkenin içine düştüğü bu durumdan faydalanmak isteyen bazı etnik guruplar, bir takım arzulara kapılmışlardı. Mavri Mira'cı Rumlar; Batı Anadolu, Trakya ve Marmara bölgesinin Yunanistan'a bağlanmasını.. Pontus'cu Rumlar; Trabzon ve dolaylarında bir Rum devleti kurmak.. Ermeniler; Doğu Anadolu'da bir Ermeni devleti kurmak., için çalışmalar yapıyorlardı. Bütün bu olup bitenler, takip edilen ırkçı ve bölücü politikadan kaynaklanıyordu. Çünkü ırkçılık akımının revaçta olduğu ülke ve ortamda, bu gibi kargaşalıkların olması tabiidir.


İSLÂM BİRLİĞİNİ KORUMAK İÇİN YAPILAN ÇALIŞMALAR :



Böyle bir hercü merc içinde, bir taraftan İstiklal Harbini hazırlayan sebeplere doğru hızla ilerlenirken, diğer taraftan imanlı millet evlatları bu ters ve bölücü akımlara karşı çıkmışlardı. Bu imanlı mücadelede de;  İnsanlık için hakîkî kurtuluş ve saadetin yalnızca İslâm'da olduğu, bütün Müslümanların İslâm esası karşısında talî mertebelerde kalan, ırk, aşiret, kavim - kabile... gibi ayrılıklara fazla önem vermemeleri, Avrupalıların milletimizi bölüp parçalamak için içimize soktukları fitne ve fesatlara kapılmanın doğuracağı fenalıklar anlatılıyordu.
Bu fikrî cihadla; içte ırkçı ve bölücülere karşı, dışta da millî ve manevî bütünlüğümüzü parçalayan Avrupalılara karşı mücadele veriliyordu. Bu cihadın içinde bizzat yer almış olan Ahmed Naim Efendi, Avrupalılar için şöyle söylüyordu :
«Son felaketimiz Avrupalıların Müslümanlara karşı fettan (fitneci şeytan) yüzlerinde taşıdığı riya örtüsünü yırtıp atmış ve son medeniyet asırlarının, garplıların yalnız dimağlarını terbiye edip, ruhlarını ve kafalarını ortaçağın karanlıklarından kurtaramadıklarını ve kurtarabilmekten çok uzak olduğunu ispat etmiştir.»



YENİ AKIMCILAR KENDİ ARALARINDA


Ne gariptir ki muasırlaşıp medenileşmek için Avrupayı örnek alan ve bunun için de ırkçılık ve milliyetçilik politikası güden bu Avrupa hayranları ve taklitçiler arasında, tâ işin başından beri sürüp gelen ihtilaflar, fikrî ve fizikî iktidarları zamanında daha da derinleşmişti. Aynı ekolden iktidarı ele geçiren ekipler, yoldaşlarını —sürgün ve kürek dahil— en ağır cezalara çarptırmışlar, kendilerinin açtıkları ve aynı fikir akımına hizmet eden Türk Ocaklarını kapatmışlardı. Daha sonraları, gene aynı kafa yapılı insanların iktidarında, —müslümanlara yaptıkları zulmün yanında— aynı fikir akımına bağlı kişileri de Turancı, ırkçı, Bölücü… diye hapishanelere doldurmuşlardı.


Aslında bu ihtilaf ve boğuşmada şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü ırkçılığın, milliyetçiliğin aslı, bizâtihî kendi varlığı ihtilaftır, bölücüdür, geniş çaplı birliğe karşı bir reaksiyondur. Kendi aralarında etnik farklılıklardan doğan boğuşma hiç bir zaman eksik olmamıştır ve olmayacaktır da. Çünki ırkçılıkta ayrılık esastır. Kavim, kabile, aşiret, oymak... derken aile ve ferdlere kadar uzanan ayrılık ırkçılıkta kaçınılmaz bir akibettir.



BİR MUKAYESE :
Balkan savaşlarına gelinceye kadar Avrupalılar



“Osmanlının son döneminde yaşamış olan âlim, mütefekkir, mütercim Babanzade Ahmed Naim (Rh.a) efendi 1872 yılında Bağdat’ta doğmuştur. Babası son asrın tanınmış ilim ve idare adamlarından Mustafa Zihni Paşa’dır. Tahsiline Bağdat’ta başlayan Ahmet Naim efendi, Bağdat rüştiyesinin orta kısmını bitirdikten sonra İstanbul’a geldi. Galatasaray Sultanisi ve Mülkiye Mektebi’nde okudu. Bir ara Hariciye Nezareti Tercüme Kalemi’nde çalıştıktan sonra Maarif Nezareti Yüksek Tedrisat Müdürlüğüne getirildi. (1911–1912) Galatasaray Sultanisi’nde Arapça okuttu.(1912–1914) Maarif Nezareti Telif ve Tercüme odası üyeliğinde bulundu (1914–1915); bu görevini Darülfünun’un lağvedilmesine kadar (1933) aralıksız sürdürdü. Bu tarihte üniversite yeniden kurulurken resmi ideoloji tarafından açıkta bırakıldı. Osmanlının son dönem alimlerinden Ahmet Naim (Rh.a) efendi, Sahih-i Buhari'nin muhtasarını (özetini) geniş açıklamalarla Türkçe'ye kazandırdı. Tercüme ettiği bu eseriyle toplumumuzda hadis ilminin yayılmasına büyük vesile oldu.


Irkçılık konusunda çok hassas olan Ahmed Naim (Rh.a) efendi, Avrupa’da yayılan aydınlanma felsefesinin, ulus devlet ideolojisinin Osmanlıyı sarsmaya ve kuşatmaya başladığı ilk dönemlerde; bu batıl ideolojinin önüne geçebilmek için , İslam dininin önemli esaslarından birisinin “Müslümanlar kardeştir” düsturuna vurgu yaptı, yazdığı makalelerde ümmet birliğini öne çıkarmaya çalıştı. Bir milletin arasında milliyetçilik ve ırkçılığın engellenmemesi halinde, o millet arasında kardeşlikten eser kalmayacağını ve yaşamasının da mümkün olmayacağını ifade etti. Bu konudaki samimi ve hassasiyetine karşılık; Türkçülük akımına karşı çıkması ve bu akıma cephe alması, Türk olmamasına bağlanmaya çalışıldı.


Ahmed Naim (Rh.a) efendi, İslam'ı kültürel bir unsur olarak değil de bir din olarak kabul eder ve İslam'ı kabul eden bir milletin kendi ırkını ön plana çıkarmadan İslam'ın potasında erimesini savunan bir İslam anlayışına sahipti. İslamiyeti yalnız bir milletin, mesela sadece Türk milletinin kendi zevkine göre yorumlamasını kabul etmezdi.


İslam'ın birliğini, Müslümanların hem düşünce hem de siyaset alanında bir birlik vücuda getirmelerini engelleyici ulusçuluk akımlarına karşı sert bir şekilde mücadele etti. Ona gore milliyetçilik akımı dinden ayrı bir devlet isteyen Batıcılık gibi, batıdan gelen ve İslam birliğini bozan kanser kadar tehlikeli bir mikroptu. Meşrutiyetin ilanından hemen sonra Arap İttihad Kulübü'nü kuran Arap milliyetçilerini, ırkçılığın dini ve siyasi açıdan tehlikeleri ve zararlı sonuçları hakkında yazdığı yazılarla uyarmış, daha sonraları aynı yolu takip eden Türkçülerle mücadele etmiştir. Bu derneğin ırkçılığı çağrıştıran "Arap" ismini kullanmasının müslümanların birliğini zedeleyeceğinden endişe ederek bu konudaki düşüncelerini İttihad gazetesine "Arap Kardeşlerimize Bir Nasihatimiz" adıyla yazdığı birkaç yazıyla dile getirmiştir.

Sebilurreşad dergisinde uzun bir makale halinde yazdığı daha sonra da kitaplaştırdığı "İslam'da Davayı Kavmiyet" başlığı altında ise, Türk milliyetçilerini uyarmış, ırkçılığın İslam'a aykırı oluşunu ve tehlikeli sonuçlarını uzun uzun açıklamıştır.


Ulusçuluğa düşman olmasını Kürt kökenli olmasına bağlayanlar varsa da, o Kürt ulusçuluğuna da karşıdır. Onun inancına göre ideal olan ÜMMET birliğidir. O’na göre ırkçılık dinsizlikten daha tehlikelidir. Çünkü dinsizlik açıktır ve maddidir, İslamiyeti yıkamaz, fakat ırkçılık sinsi bir şekilde İslam inançlarını baştan başa tahrif eder.


Ahmet Naim (Rh.a) Efendi, Cumhuriyet döneminde de yönetime karşı muhalif tavrını sürdürdüğünü görmekteyiz. Öğrencisi Gökberk'in anlattığına göre, “görüşlerinden hiç ödün vermezdi. Devrimin önemli simgelerinden olan şapkayı takmaz, derste başına siyah takke koyardı.”


Yine üniversiteden meslektaşı olan Mehmet Emin Erişirgil'in aktardığına göre, çok yakın dostu olan Mehmet Âkif Ersoy (Rh.a)’un “sahabeden sonra en çok sevdiğim kişi” dediği, Ahmed Naim (Rh.a) efendi, Akif'in yazdığı İstiklal Marşı'na sevinememiş, "Biz, kimlerin eline düştüğümüzü biliyoruz" diyerek Cumhuriyeti kuran kadro hakkındaki hislerini dile getirmiştir.

 

1919 yılı Nisan'ında Darulfünun Umum Müdürlüğü'ne (rektörlük) atandığında karma eğitim gündemde idi. İslam'a aykırı olduğu gerekçesiyle bu uygulamaya karşı çıkan rektör Ahmet Naim (Rh.a) Efendi, bu fikrini, hem o sırada Şeyhülislam olan Mustafa Sabri Efendiye; hem de Maarif Nezaretine resmi olarak yazmıştı. Bu emri uygulamak istemeyen Ahmet Naim (Rh.a) Efendiyi öğrenciler protesto eder. Hatta hocalar bile rektöre karşı gelirler. Nitekim Üniversite Senatosu'nda oylanan karar, tek bir muhalif oya karşı (rektör Ahmet Naim (Rh.a) Efendi'nin oyu) kesin bir çoğunlukla kararlaştırılır. Ahmet Naim bunun üzerine, "kız ve erkek çocukların birarada okumalarına izin veremem, bu benim dinime aykırıdır" diyerek istifa etmiştir.
Bu değerli şahsiyet İstanbul’da 13 Ağustos Pazartesi günü öğle namazının ikinci rekâtında Allah’a en yakın olduğu anda, secdedeyken Hakk’ın rahmetine kavuştu. Kabri Edirnekapı mezarlığında Mehmet Akif Ersoy ve Muallim Cevdet’in yanındadır. Ruhu şad olsun. Allahü Teala (c.c) rahmet eylesin.. Rabbim cümle Müslümanlara Ümmet şuuru nasibeyleye, tevhide göre hayatlarına yön vermeyi nasibeyleye..



Allahü Teala (c.c.)’ ya emanet olunuz. 

 
Etiketler: İslami, Kavramlar:, Millet, Sistemi, ve, Irkçılık, (2),
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
29 Haziran 2016
ŞİA'NIN İMAMET HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ -5-
29 Haziran 2016
ŞİA'NIN İMAMET HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ -4-
29 Haziran 2016
ŞİA'NIN İMAMET HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ -3-
29 Haziran 2016
ŞİA'NIN İMAMET HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ -2-
29 Haziran 2016
ŞİA'NIN İMAMET HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ - 1-
29 Haziran 2016
ŞİA'NIN SAHABE HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ - 3-
29 Haziran 2016
ŞİA'NIN SAHABE HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ -2-
29 Haziran 2016
ZARURİ BİR AÇIKLAMA
29 Haziran 2016
ŞİA'NIN SAHABE HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ -1-
29 Haziran 2016
EHL-İ BİD'A FIRKALARDAN ŞİA -8-
29 Haziran 2016
EHL-İ BİD'A FIRKALARDAN ŞİA -7-
29 Haziran 2016
EHL-İ BİD'A FIRKALARDAN ŞİA -6-
29 Haziran 2016
EHL-İ BİD'A FIRKALARDAN ŞİA -5-
29 Haziran 2016
EHL-İ BİD'A FIRKALARDAN ŞİA -4-
29 Haziran 2016
EHL-İ BİD'A FIRKALARDAN ŞİA -3-
29 Haziran 2016
EHL-İ BİD'A FIRKALARDAN ŞİA -2-
29 Haziran 2016
EHL-İ BİD'A FIRKALARDAN ŞİA -1-
29 Haziran 2016
Ölen Kafire Dua Edilir mi?
29 Haziran 2016
Keffarette Delilimiz HADİS'TİR
29 Haziran 2016
Halimizden memnun muyuz!.
29 Haziran 2016
İslami Kavramlar: SALÂT (11)
29 Haziran 2016
İslami Kavramlar: SALÂT (10)
29 Haziran 2016
İslami Kavramlar: SALÂT (9)
29 Haziran 2016
İslami Kavramlar: SALÂT (8)
29 Haziran 2016
İslami Kavramlar: SALÂT (7)
29 Haziran 2016
İslami Kavramlar: SALÂT (6)
29 Haziran 2016
İslami Kavramlar: SALÂT (5)
29 Haziran 2016
İslami Kavramlar: SALÂT (4)
29 Haziran 2016
İslami Kavramlar: SALÂT (3)
29 Haziran 2016
İslami Kavramlar: SALÂT (2)
29 Haziran 2016
İslami Kavramlar: SALÂT (1)
29 Haziran 2016
İslami Kavramlar: CEMAAT (5)
29 Haziran 2016
İslami Kavramalr: CEMAAT (4)
29 Haziran 2016
İslami Kavramlar: Cemaat (3)
29 Haziran 2016
İslami Kavramalr: CEMAAT (2)
29 Haziran 2016
İslami Kavrmlar: CEMAAT (1)
29 Haziran 2016
İslami Kavramalr: SAHABE (5)
29 Haziran 2016
İslami Kavramlar: SAHABE (4)
29 Haziran 2016
İslami Kavramlar: SAHABE (3)
12 Mayıs 2015
İslami Kavramlar: SAHABE (2)
09 Mayıs 2015
İslami Kavramlar: SAHABE (1)
13 Nisan 2015
İslami Kavramlar: Millet Sistemi ve Irkçılık (1)
09 Nisan 2015
İslami Kavramlar: ŞEFAAT (5)
31 Mart 2015
İslami Kavramlar: ŞEFAAT (4)
25 Mart 2015
İslami Kavramlar: AHD-İ MÎSAK (4)
20 Mart 2015
İslami Kavramlar: ŞEFAAT (3)
10 Mart 2015
İslami Kavramlar: ŞEFAAT (2)
27 Şubat 2015
İslami Kavramlar: ŞEFAAT (1)
25 Şubat 2015
İslami Kavramlar: AHD-İ MÎSAK (5)
25 Aralık 2014
İslami Kavramlar: AHD-İ MÎSAK (3)
24 Kasım 2014
İsami Kavramlar: AHD-İ MÎSAK (2)
24 Ekim 2014
İslami Kavramlar: AHD-İ MÎSAK (1)
24 Ekim 2014
Selefilik Şia ve Vahdet
Haber Yazılımı