Haber Detayı
27 Ekim 2014 - Pazartesi 18:09 Bu haber 5261 kez okundu
 
ÜÇ MUSTAFA'DAN HANGİSİ DOĞRU SÖYLÜYOR? II. KISIM
İslâm Ümmeti arasındaki ihtilafları sürekli gündeme getirmesi, intihalleri, Fethullah Gülen ve örgütü ile ilişkisi, son zamanlarda da siyasi konularda hayli çekinceli ve çelişkili açıklamaları ile dikkat çeken Mustafa İslamoğlu hakkında, o'nu en iyi tanıyanlardan biri olan Sayın Muhammed Fatih Ergün ile Genel Yayın Yönetmenimiz Hacı Ali Doğan'ın yaptığı röportajı sizlere sunuyoruz.
Röportaj Haberi
ÜÇ MUSTAFA'DAN HANGİSİ DOĞRU SÖYLÜYOR?  II. KISIM

Röportajımızda görüleceği üzere, genellikle Mustafa İslamoğlu'na ait kaynaklara öncelik verilmiş; kendi söylem, eylem ve eserleri referans gösterilmiştir. Röportajda kendisi hakkında her ne söylenmişse, hepsinin kaynağı öncelikle kendisidir. Bunun yanı sıra verilen bilgiler de belgeli ve tanıklı bilgilerdir. Ayrıca, röportajımızın girişinde Sayın Muhammed Fatih Ergün hakkında da tanıtıcı bilgiler almaktadır.

Eğer Mustafa İslamoğlu kendi halinde bir şair ya da konfeksiyoncu olarak yaşamını sürdürse idi, bunlara hiç gerek olmayacaktı. Ne ki, kendisi  tarafından "Hoca" olarak görülmekte; kişiliği, hevası, yetersizliği ve basiretsiz tercihleri ile yanlışların çoğalmasına öncülük etmektedir. Bu nedenle, Sayın Muhammed Fatih Ergün'ün kanaat ve tenkitlerini çok önemli buluyor, bunları siz değerli okuyucularımızla paylaşıyoruz.

 

II. KISIM

3. Bölüm

Mustafa İslamoğlu

FETHULLAH GÜLEN VE ÖRGÜTÜ İLE İLİŞKİSİ

(Fotoğraf montajdır)

Hacı Ali Doğan: Gülen cemaati hakkında ne düşünüyorsunuz?

Muhammed Fatih Ergün: Bu konuda size küresel güçler, projeler, uygulama alanları, organizasyonlar, yerli işbirlikçiler ve gönüllü taşeronlar gibi konularda bir şeyler söylemem gerekir -ki, konu iyi anlaşılsın-; bunlar, analitik okumalarla elde edilebilen kritik bilgilerdir. 

Dünya siyasetinin kavşak noktası olan ABD de 1983 yılından bu yana Cumhuriyetçiler, 2000 yılından sonra Demokratlar ciddi bir şekilde bu proje üzerine çalışmalar yapmaktalar; projenin ihyası için küresel organizasyonlar yapılmakta, büyük hibe fonları kullanılmaktadır. Amerika’nın bir çok şehrinde, bizzat finanse ederek “ABD-Türk  Ticaret  Dostluğu” adı altında özellikle Müslüman entelektüelleri bir araya getirmeyi hedefliyorlar. Hedef sadece Türkiye değil elbette, projenin uluslararası bir hedef kitlesi var… 

Proje küresel bir eksene ve işleve sahiptir: sömürgecilerin, kendi hedeflerine engel gördükleri tüm İslâm algılarını değiştirmek ve dönüştürmek… Benim okuyabildiğim kadar, yeni bir din algısı oluşturmak için küresel bir yapılanma ve bu yapı üzerinden çaplı bir tahrif hedeflenmekte. Yeniden yorumlama, amaca giden yolda örtülü bir tanımlama, bizim referanslarımızı bize karşı kullanmak için irdeliyor ve sorguluyorlar. Geliştirdikleri söylemlerinde isabetleri olsa bile, istikametlerinden söz etmek mümkün değil. 

1983 yılında Reagan ve Pentagon askeri üyelerinden oluşan bir grup Cumhuriyetçi, kısa adı “NED” olan National Endowment Democracy adında bir yapılanma oluşturdu: www.ned.org  

Bunların üç temel amaçları vardı: İlki ve en önemlisi, “dinler arası diyalog”; ikincisi, “demokrasi”; üçüncüsü ise, “feminizm propagandası” idi. Siyasi kontrolü demokrasi ile sağlayacaklar, zihinleri dinler arası diyalog fikri ile bozacaklar, sosyal hayatı ise feminizm ile denetleyecek ve tahrip edeceklerdi. Bu vakfın tüm harcamaları ABD Kongresinin onayı ile ABD devlet bütçesinden karşılanıyordu. Siyaseti kontrol edilecek her ülkeye giriş için kullanılan parola “Demokrasi getireceğiz” sloganı idi. Biliyorsunuz, işgal edilen tüm devletlerin ilk serüveni bu demokrasi sloganı ile başlamıştır. 

Bu hareket, 1993-94 yılları arasında küresel anlamda hem medya hem de eğitim alanlarında çok ciddi kurumsal yapılanmalara girişti. Türkiye’de Gülen Hareketi’nin ciddi yapılanmaları da bu yıllara rastlar. Özellikle “dinler arası diyalog” fikri ile sürekli Papalar ve Hahamlar eşliğinde Gülen dünya basınında boy göstermiş, “Bu işe Muhammed de onay veriyor; ben o’nu o kadar seviyorum ki, öyle olmasa ben de kabul etmem.” mesajları vermiş, özellikle ekran karşısında psikolojik ikna teknikleri ile “belirlenmiş” konular işlenmiştir. 

Bu sürecin sağlıklı işleyebilmesi için kapalı devre okuma teknikleri uygulandı, telkinlerin sorgulamadan kabul edilmesi önerildi; bu öğreti, bir düşünce ve inanç haline getirildi. Okullar kullanıldı, aileler denetim altına alındı; bu yolla toplumları denetlemeyi hedeflediler. Bu okullarda okuyanlar ya zengin ya da bürokrat olmak zorundaydı, sıradan halkın çocuklarına eğitim verilmiyordu. Böylelikle, bir imaj oluşturuldu, ardından İslâmofobi üzerinden ılımlı bir İslâm algısı oluşturulmak istendi. Feminizm ile, Müslüman kadının düşünce kodlarıyla oynandı, merkezi Londra’da olan Emel Magazin dergisinin danışmalığında ve NED finansörlüğünde yayınlanan Ala Dergisi ile İslâm yaşam tarzı ve aile kültürümüz sorgulandı. Zaman Gazetesi’nin 5 Eylül 2012 tarihli bir haberi, benim yanılmadığımı onların kendi kaynakları ile ortaya koymaktadır.

İslamoğlu'nun da o yıllardan bu yana, "Ehl-i Kitab'ın hepsi bir değildir." (Kur'ân, 3: 113) ayetini kullanarak ve 5. surenin 5. ayeti üzerinden kendi 'tasarruf' ve 'takdirleri' ile geliştirdiği (değilse, dil buna elverişli değil) "Allah Ehl-i Kitab'ın imanını hepten de yok saymıyor" şeklindeki kendi çıkarımını diline dolaması da Gülen'in diyalog çalışmalarına lojistik katkı sağlamak ve bununla o'na sevimli görünmek içindi. Bunun da işe yaramayacağı ileride anlaşılacaktı.

* * *

Hacı Ali Doğan: Mustafa İslamoğlu’ndan Fethullah Gülen hakkında hep övgü sözleri duymuştuk, bunu hayli abartıyordu da… Şimdilerde ise, Gülen ve cemaati ile ilgili bazı açıklamaları oldu; hutbelerinde güncel olaylara değindi; Gülen ile arasındaki ilişkiyi anlattı, Gülen’i kısmen tenkit etti. Daha sonra aynı tenkitlerini biraz daha yüksek dozda sürdürdü; bu kez Gülen’i ve cemaati hayli kınadı. Eski abartılı övgüler, yerini giderek dozu artan yergilere, öykünmelere, sitemlere bıraktı. Mustafa İslamoğlu’nun birbiri ile çelişkili sözleri ve eleştirileri nasıl izah edilebilir?

Muhammed Fatih Ergün: Mustafa İslamoğlu’nun mevcut birikimi, din algısı ve çizgisi, Fethullah Gülen’in din algısı ve çizgisinden farklıdır. Bu farklılık, Gülen’i savunmasına engeldir, bunun aksi düşünülemez… Hele ki o’nunla ilgili övgü ötesi sözleri hiç doğru değildir, bu konuda da o’nu hiç samimi bulmuyorum. Bu açıdan her iki kişiye bakın, kendilerini dinleyin/izleyin, -her ikisinde dinî nispetler aynı olsa da- her birinin aynı nispetle iki ayrı din anlattığını görürsünüz; ne ki, İslamoğlu’nun anlattıkları genellikle Allah’ın dinine (munzel din) daha yakındır, Gülen’in anlattıkları çoğunlukla muharref bir dinin öğretileridir.

Gerçek bu iken; bir dönem Gülen’in şatahâtına ve ihanetlerine sessiz kalmıştır, bu benim doğru bulmadığım bir stratejidir. Bir dönem, Gülen ve cemaatinin popülaritesi artmış, Allah’tan başka birileri o’na “Yürü ya kulum!” demiş, cemaati ile birlikte ve küresel ölçekte Gülen’i yürütmüşlerdir. Bu dönemde, Mustafa İslamoğlu’nun karakterinde olan bir kimsenin izleyeceği politika bellidir, belirgin bir kompleks ve iğreti bir benimseme ile iki yüzlü davranmıştır. “Kaç kere söyledim, Hocaefendi hakkında… O bizim Hocamız, o bir âlim. Yetiştirin de göreyim, hadi bakalım. Bir Fethullah Hoca yetiştirin, alnınızdan öpeyim. Fethullah Hoca’nın ayakkabbısını yetiştirin, göreyim [“yapın” demek istiyor; çünkü, ayakkabı “yetiştirilmez”, “yapılır”. M.F.E.].” şeklindeki uçuk yağcılıklar (mudahane) bu dönemde yapılmıştır. Bunun iki temel nedeni vardır: biri ‘beklenti’, diğeri ‘sakınma’ stratejisidir; bu ikisinden hangisinin bir diğerine öncelikli olduğu çok da önemli değildir, sonuçta her ikisi de vakidir. Beklentisi ile ilgili, geçmiş yıllarda önemli analizler yapmıştım; bunların o yıllardan tanıkları var, İslamoğlu o analizlerimde bugün beni haklı çıkartmıştır.

Şimdilerde ise, Gülen’den bir beklentisi kalmamış, hayalleri suya düşmüş, ama bu kez bir başka açıdan panik yapmıştır. Aslında, beklentisi o’nun için niteliksiz bir düş değeri taşıyordu; o, bunu yeni anladı. Sakınmanın da çok fazla gereği kalmamıştır, çünkü bilmektedir ki, Gülen hareketi önemli bir yara almıştır. Türkiye’de Ak Parti iktidarı, Gülen hareketinin üzerine “devlet gücü” ile gitmiştir, bu anlamda halk da devletin yanında olmuştur; bu sürecin sonunu kestirmek güç değildir, seçim sonuçlarının ne olacağı hepimizce bilinmekte, kendisi de bunu ön görmektedir. Beklentilerine ulaşamamış olması, bundan ötürü içinde taşıdığı  öfke ve korktuklarından güvende olmanın getirdiği öz güvenle -ki, bugün TC devletinin insiyatifi de kendisinden yanadır, bu yüzden eli ayağı birbirine dolaşmadan şecaat arz edebilmektedir- artık rahatlıkla ve ağır dille Gülen’i eleştirebildiğini görüyoruz.

O, Gülen’i tenkit edemez; bu bakımdan bir liyakat ve hakka sahip değildir, öyle görülmemelidir de… Şimdilerde Gülen’e yönelttiği tenkitlerin içeriğine tümüyle katıldığım halde, bu tenkitleri yapacak kişinin o olmadığını söylemek istiyorum. O’nun yıllardır bu süreci bir gaflet ve hamakatla değil, bilerek işlettiğine inanıyorum; kendi sesinin ulaştığı herkese ihanet etmiştir. Kendi çıkarları için maslahat hesapları yapmıştır; kötü bir politikacı gibi. Böyle olmadığını varsayın; -böyle değilse bile-, Gülen’in kırk yılı ölçeğinde benim otuz yıldır bildiklerimi, gördüklerimi ve söylediklerimi, “bildiği ve gördüğü halde” söylemediği için basiretsizlikle suçlanmalıdır. Kısa bir süre önce Gülen’i -ayakkabısı üzerinden düşük sözlerle yüceltmek isteyecek kadar- kutsamalarını abarttığı için ‘işgüzar’ olarak görülmelidir.

Ben Gülen’i otuz yıldır tenkit ederim. Tenkitlerimin çoğu Internet üzerinde yayınlanır, çoğu dostlar bunu bilir ve tanıklık eder; üstelik bugün tenkit ettiğim dille ve dozla… Gülen’in kişiliği, din algısı günahları ve kulvarı hakkında dün söylediklerimle bugün söylediklerim birdir.

1985’li yıllarda, Üniversite’de yakın arkadaşlarıma kendisi hakkında ne söyledi isem, bugünkü kanaatlerim aynıdır. Öyle ki, onlardan biri geçtiğimiz aylarda bana “Demek ki, ileriyi gören bir kimse imişsin; öğrencilik yıllarımızda Fethullah Gülen’in samimi olmadığını bize söylüyordun; o zaman bizi buna ikna etmeye çalışıyordun, biz buna inanamıyorduk.” şeklinde sözlerle iltifat etmiştir. Geçmişe dönük bu hatıra üzerinden bu sözlerle şimdilerde beni doğrulayan ve onurlandıran bu kardeşim, o yıllarda kendisine verilen “iyi niyet” nimetini israf ederek Gülen hakkında hiç de o’nun hak etmediği hisler taşırken, ben, bana verilen ‘basiret’ nimeti ile o’nu doğru okumuş, tanımış, doğru yolda görmemiş ve sevememiştim. Gülen’in, son yıllarda (2010) Chicago’da FBI mensuplarına dağıttığı 3.500 kâse aşure, -her ne kadar kurucu ortak değerlerden ötürü kendi aralarında ortak bir tat oluşturduğu muhakkak ise de - benim daha o yıllardan (1985) midemi bulandırıyordu. Mustafa İslamoğlu izin buyursunlar da, Gülen’i biz tenkit edelim ve şimdiye kadar hesapsız yaşamayı başarmış samimi insanlar bunu yapsınlar.

* * *

Hacı Ali Doğan: Mustafa İslamoğlu’nun Gülen ve cemaatinden ‘beklenti’ içinde olduğunu söylüyor, çok ısrarlı vurgulular yapıyorsunuz; bunu biraz açar mısınız? Bu bakımdan o’nun dünü ve bugünü için neler söylemek istersiniz? Bildikleriniz ve hissettiklerinizden dilediğiniz kadarını bizime paylaşır mısınız?

Muhammed Fatih Ergün: İslamoğlu’nun Gülen’in terekesinde gözü ve gönlü vardı; o’nun ütopyası idi; o, bu ütopyanın ardına düşmüş, bir beklenti içine girmişti. O’nunla tanışmak ve görüşmek istiyordu.

Yıllar önce, bir “Gülen projesi” olan Abant Platformları’nda boy gösterme nedenlerinden biri de bu idi (2000). Katıldığı platformlarda beklentileri uğruna daha o zamanlardan “çizgi dışı” söylemler geliştiriyor, demokrasi aldatmacasının ardına düşüyor, dinin değişkenlerinin (aslında, “dinin değişkeni” olmaz, “şeriatın değişkeni” olur) demokrasiye cevaz verdiğini ihsas etmeye çabalıyor, müteakip yıllar için gündem teklif ediyordu; bütün bunlar mutlu son için değil miydi?

Evet, demokrasinin ardına düşmüştü, platforma açık teklif sunuyordu, “Demokrasi İslâm’ın hasmı ya da alternatifi değildir.” diyor ve ekliyordu: “Demokrasinin hedefleri İslâm’ın da toplumsal hedefleri arasında yer almaktadır.”  Bunu da “efrâdını câmi, ağyârını mâni” bir tanımlama olarak nitelendiriyor -ki, tanımı kendisi yapmışsa, öyle olmaması mümkün müydü?-, tekliflerine gerekçe göstererek savunmasını da yapıyordu. Sözlerini bitirirken bile vermek istediği mesaj açıktı, şöyle diyordu: “Abant toplantısı kurumlaşmış hali ile misyonunu ifa etti ve ediyor. Böyle bir zemini hazırlayan arkadaşlarımıza teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Çünkü, Türkiye’de takdir edersiniz ki çok farklı eğilimleri bir araya getiren fazla platformlar yok.”

Aradan beş yıllık bir fetret dönemi geçti. Nurettin Veren, Fethullah Gülen aleyhine meşhur CD’leri yayınlayınca “İnsaf Dinin Yarısıdır” konulu bir hutbe irad etti (2005), o hutbede Gülen lehine söylemlerle kendisine tevessül etmişti; o, bu hutbesine geçenlerde de bir gönderme yaptı (03.01.2014). 

Bunun üzerine Gülen o’na bir mektup yazdı, o da Gülen’e bir mektup yazdı; birbirlerine temennâ ediyorlardı. İslamoğlu, bir yıl sonra Amerika’ya gittiğinde Gülen’e ulaşmak istedi, ancak “Müsait değil” gerekçesi ile randevu verilmedi; Amerika’dan eli boş döndü (2006).

Bağlantı aramaya devam etti, Gülen’le kendisini görüştürebileceğini düşündüğü kimselerle ilişki kurdu. Duası, Abant’tan dokuz, tevessülden dört yıl sonra kabul olmuştu; ortalama süreyi hem hesaplayabiliyor, hem de bu doğrultudaki kendi beyanlarından öğreniyoruz. Gülen davet etti, elçi gönderdi, aldı-getirtti, -kendi beyanı ile sabittir- İslamoğlu o’nun ayak ucunda sote bir yere oturdu; Gülen, orada kuluna ne vahyetti ise vahyetti (2009). Bu görüşmede o, “koşul koyduğunu” söylese de, ben koşulların o’na konduğunu biliyorum. -Yine kendi beyanına göre- Gülen o’na “Ne emredersiniz?” diye sordu. Hem Gülen’in vaktiyle kendisine iltifat ettiğini, hem de önemli bir insan olduğu imajını vermek için Gülen’in tevazu soslu bu sorusunu özellikle naklediyor diye düşünüyorum.

Gülen’i kendi yerleşkesinde ziyaret etti, çiftlik evinde kısa süreli konuğu oldu (2009). Bunu başardığında ayakları yerden kesilmişti. Bu ziyaret, kapalı kapılar ardında gerçekleşti, basına kapalıydı, “hasta ziyareti” dendi; nasıl olsa Gülen’in ilerleyen yaşı nedeni ile -diyabet başta olmak üzere- bir çok rahatsızlığı vardı, yalan söylemiş de olmamışlardı. Bu görüşmeyi öğrendiğimde bir şeyler hissetmiştim, gerekçeyi duyduğumda ise kokular artık koku geliyordu. Daha sonra, ‘F-tipi’ cemaatin marifeti ile el altından basına servis edildiğini düşündüğüm bilgilere göre, Gülen’in, İslamoğlu’ndan bazı revize talepleri oldu, Akabe Vakfı ve Hilal TV yönetimine yönelik bazı değişiklikler yapılmasını istedi, seçimlerde Ak Parti yerine başka bir partiyi destekleme yönünde konsensüs sağlandı. Orada birbirlerini iltifat yağmurlarına tuttular, Gülen de “oradaki efendilerinin direktifleri ile” İslamoğlu’na kerhen itibar etti. Gülen’in oradaki beyanına göre, Türkiye’den seyrettiği tek TV kanalı Hilal TV idi (dikkat ediniz, kendi kanalları değil)… Kur’ânî Hayat isimli dergisi dahil, İslamoğlu’nun tüm yayınları NT mağazalarından dağıtılıyordu. 

Artık, bir dönemler mütevazı oturumlarda, samimi insanlar arasında “aradığı pasta” okyanus ötesinde idi. Son hutbelerinden birinde eksen kaydırarak itiraf ettiği görüşme çabalarının ve mektuplaşmalarının arka planın bu idi; değilse, o’nu uyarmak filan değildi -veya kısmen bunu da içermiş ise de bunun için değildi; hedef saptırıyor, burayı iyi okumak gerekir. Şimdilerde, basın yayın organlarında “Cemaat elimizdeki lokmaya bile göz dikti.” gibi sözlerine aldanmayın; öteden beri cemaatin elindeki pastada o’nun gözü vardı, işi aslın bu.

İslamoğlu, gençlik yıllarında verdiği konferanslarından birinde “Herkesin bir bedeli vardır; verirler ve alırlar…” diyor, o konuşmasında bu sözünü vurgulu bir şekilde birkaç kez tekrarlıyor, buna örnekler veriyordu; dinini pazarlık konusu yaparak dünyaya sahip olmanın çirkinliğini çok iyi biliyordu. O, gençlik yıllarında bu girdabın farkına varmıştı, -öyle sanıyorum- o yıllarda bu denli bir girdaptan kendisini koruyordu. Ne ki, herkesin kişilik ve iman sınavı farklı idi, bu sınavın yeri ve zamanı da…

Gülen, küresel güçlerin figüranı idi. İslamoğlu’nun da kendince hesapları vardı, böyle bir teklifi havada kapmaya müheyya bekliyordu; kendi şehveti uğrunda bu figüran oyuncunun taşeronu olmuştu. İhalenin kendisine kalacağı Pensilvanya’da yapılan görüşmede kendisine ifade edilmişti. Bu seyahatinin öyküsünü anlatırken, “Beni çok iyi karşıladılar.” dediği de bu idi.

Özellikle, 2011-2013 yılları arasında görüşmeseler de, Gülen ve İslamoğlu, sürekli birbirlerine iltifat ettiler. Bu yıllarda ABD de ve AB’de Kuran Halkaları kuruldu. Bu, o’nun için bir açılımdı; bu o’nun için yeni tezgah ve yeni müşteriler demekti; kaz geleceğini düşündüğü yerden tavuk esirgemiyor, gelecek kazların ve alacağı hazların hürmetine Gülen’den tavuk esirgemiyor, el-etek öperek öteden beri hayli vitaminli bulduğu yeni bir post için yatırım yapıyordu. Türkiye ölçeğinde İslâm’da yaklaşık elli yıllık sebkati olan değerli bir araştırmacı abimiz, bu süreci analiz ederken İslamoğlu için “Acıktı!” diyerek kanaatlerimi teyit ediyordu; demek ki yanılmamıştım, basiretle bakıldığında aynı okuma yapılıyordu.

Döndükten sonra artık hutbelerini Pensilvanya adına okuyordu; “Biz bu yükü istemedik, ama bu yük bize yüklendi; bizim cılız omuzlarımız bu yükü taşımaz, ama ne yapalım bir kez yüklendi, taşımaya çalışacağız.” şeklindeki sözü “ısınma hareketleri” kabilindendi. Said Nursi’yi -o’nun din algısı ve çizgisine muvafakat etmediği halde- övdü, eserlerine vurgular yaptı. Bu, henüz Pensilvanya mutfağında hazırlanırken buradan kokusunu aldığım yemeğin, yiyebilecek olanlar için hayli kötü bir hazırlıka mescitten servis edilmesi idi; ama çok da amatördü. Bu yemeği benim içim hiç çekmedi; bizler bunu yiyecek kimseler değildik. Hazırlıktaki ortaklığı ve bunu servis etmeyi o’na hiç yakıştırmamıştım; o, şöhret şehvetinde o kadar kuralsızdı, işi bu denli sulandırmıştı. O tarihlerde dinlediğim bu hutbeyi, şimdilerde onlara ait Internet sitelerinin hiçbirinde bulamıyorum; kronolojik olarak dizilmiş hutbe listesindeki tarih atlamalarından öyle hissediyorum ki, bu süreçte (veya kısa bir süre önce “tehlikeyi hissettiklerinde”) yayından kaldırdılar.

Hilal TV’de Senai Demirci ile son Amerika seyahati ile ilgili bir program yaptı, gezi notlarını anlatıyordu; bu program Hilal TV’nin Internet sitesinde video arşivinde yayınlanmaktadır (29.05.2009). İslamoğlu, bu seyahati “West Virgina Umresi” diye adlandırıyor, “Biz 25 yıldır Ribat yaparız.” diyordu. Hiç duyulmuş muydu daha önce? Kandırıyordu herkesi... Ayrıca bu kavram, Türkiye’de bir başka cemaat tarafından “marka olarak” 35 yıldan bu yana kullanılıyordu; kendi sözleri ve jargonu için sürekli telif hakkı ihsası yapan İslamoğlu, dini bir kavram olan ve başka bir cemaat tarafından kullanılan bu markayı gönlünce ve şaibeli bir yapının taşeronluğunda kullanıyordu.

İslamoğlu bu programda, Obama’nın danışmanlarını bile Müslümanlardan seçtiğini, bir danışmanının da Sayın Yusuf Ziya Kavakçı’nın (Sayın Merve Kavakçı’nın babası) yetiştirdiği biri olduğunu söylüyor, buna Obama’nın yeni atadığı danışmanının da tesettürlü bir bayan olduğu bilgisini ekliyordu; bütün bunları, o’nun İslâm düşmanı olmadığı, öyle görülemeyeceği algısını oluşturmak için söylüyordu.

Amerika’yı ve oradaki özgürlüğü anlata anlata bitiremiyordu. Öyle ki, bu programda Usame bin Ladin hakkında ‘işbirlikçi’ imaları yapıyor, eylemlerinin Amerika tarafından organize edildiğini ihsas ediyordu. Sizce, adı geçen kişi hakkındaki kanaatleri nedeni ile Gülen’le de örtüşmüş olmuyor muydu? Tüm bu söylemlerin ve müstakil bir TV programının tam o günlere tekabül etmesi tuhaf bir rastlantı mıydı? Eserlerinin çevirileri de artık orada yapılıyor, ticareti yeni bir pazar buluyordu.

O, GeziParkı Olayları’nda da ilk konsensüsteki ahdine büyük ölçüde sadık kaldı, Gülen’in insiyatifini “kısmen” korudu. Eylemcilere dönük bazı eleştiriler yaptı ise de, bunu tümüyle onlar tarafında görünmemek için yaptı; dozu düşük ve yüzeysel eleştirilerle aslında “Ben taraf değilim, âdil değerlendirme yapıyorum.” imajı vermeye çalışıyordu. Kategorik yorumları ve her kesimi eleştiriyor gibi görünmesi de bunun içindi. Bir hutbesi bütün bunları böyle anlamak için yeterli idi.

“Muhalefet günah da değil, suç da değil, ayıp da değil.” diyerek eylemcilerden yana davranıyordu. “Bastırmaya çalışanların yönetimin adaleti açısından durum ne görünüyor” diye soruyor, “Eylemleri bastırmaya çalışanlar ve yönetim açısından da durum sıkıntılı görünüyor.” diyerek kendi sorduğunu kendi yanıtlıyordu. Hiç olmadık bir dönemde iktidarı eleştiriyor, devlet yetkililerine “Hatta onları el bebek gül bebek beslemeniz lazım.” diyerek keleş tavsiyelerde bulunuyordu. Öyle ki, “Meşru protestoların önünü kapatırsanız, gayrı meşrunun önünü açarsınız.”  diyerek kendi abasının altından protestocuların sopasını gösteriyordu. “Düdüklü tencerenin düdüğünü kırmayın; düdüklü tencerenin düdüğünü yok ederseniz, patlar.” diyerek olası bir infiali hatırlatıyordu. “Devlet eşkıya gibi hareket etmemeli, edemez.” diyor, “Yönetim tarafından şefkatsiz bir dile rastgeldim. Bu dil doğru değil, kışkırtıcı bir dil doğru bir dil değil” diye ekliyor, “Bu yönetmek değildir, bu hükumet etmek de değildir.” diyerek hangi tarafa daha yakın olduğunu ortaya koyuyordu. Her zamanki o bildik edaları ile “Benim düşündüğümü niye düşünemiyorlar. Çünkü tekasür krizindeler...” edaları ile bilmişlik yapıyor, yönlendirmeleri ile devlet yönetmeye soyunuyordu. “Üç yeni şehir, bir sahte boğaz yapacaklarmış.” diye serzenişte bulunarak iktidarın İstanbul’daki projelerini tenkit ediyor, ardından akıl vermeyi de ihmal etmiyordu. Görseniz, bilmediği yok… O günlerde Gülen de böyle bir kulvarda durmamış mıydı? Bu tavırları siz bir yerlerden hatırlamıyor musunuz? Ama bundan da kötüsünü size söyleyeyim mi? O hutbeyi dinledikten sonra mescitte bulunan Müslümanlar bu zâtın arkasında Cuma namazı kıldılar (07.06.2013).

Ben şuna içtenlikle inanıyorum ki; Muhammed’in gününde (M. 610-632), O'na karşı Ebû Cehil’in yanında duranla; Bush, Haçlı seferleri başlattığını söylediğinde (2001), o’nun ağzından Müslümanlara ve mazlum halklara “terörist” diyen, söylem ve eylemi ile Bush’un kaldırdığı sancağın altında duranın; Mavi Marmara olayında (2010) kardeşlerini öteleyip İsrâil makamlarını ‘otorite’ görenin ve... Türkiye’de Gezi Parkı Olayları’nda (2013) çapulcuların yanında duranın durumu birdir -velev ki bir kelime ile bile olsa onlara destek olmuş ve yardım etmiş olsun-, kendisini İslâm milletinden gören bir kimse bunları yapamaz (Klâsik bir tekfir zihniyeti değildir bu, “kulvar bilinci”dir).

Ne zaman ki Gülen tam deşifre oldu, Türkiye’de hükûmet net bir tavır sergiledi, iktidarın bu kararlılığı sonrasında baktı ki bu işin sonu kötüye gidiyor, bu arada beklentisine de ulaşamayacağını anlamıştı; yön değiştirdi. Bir başka hutbesinde -bir önceki hutbesi ile çelişmesi pahasına da olsa-, Gülen’e ters düştü, Ak Parti iktidarını tekrar desteklemeye başladı. Bu hutbeleri Internet ortamında paylaştılar, bakılabilir; ama acele edin, arşivleyin, ben öyle yaptım; dengeler hızlı değişiyor, yayından kaldırılabilir.

-Her ne kadar tam olarak insaf dışı davranmadı ise de- Mısır olaylarında da her iki tarafı razı etmeye dönük söylemleri oldu. İhvan-ı Muslimîn teşkilâtını pek çok sosyal çabaları nedeni ile övdü ve onları ta’dil etti ise de, eleştirmekten de geri durmadı. Eleştirilerinde haklı tarafları var idiyse de -ki, vardı ve bir kısmına katılıyorum-, zamansız eleştiriyordu; bir kimseyi veya bir topluluğu eleştirmenin günü, onların düşmanla -hele ki, “ortak düşmanla”- karşı karşıya geldikleri ve zulme uğradıkları gün değildir. Böyle yanlış bir günde söylediklerinin bir kısmında –söyledikleri doğru olsa da, söylediklerinde samimi olsa da, amacı bu olmasa da- Pensilvanya’nın hiç de samimi olmayan hesapları, Amerika ve İsrail’in Ümmet üzerindeki politikaları ile örtüşmüş oluyordu. İhvan’ı “zamansız” ve “çapsız” eleştirmesi, yanlış tercihler yaptıklarını söylemesi, Sîsî’yi atadığı için Mursî’yi “tutuklandığı günlerde” eleştirmesi, İhvan’ı “iktidar zaafı” ile suçlaması Gülen çizgisi ile örtüşmelerine örnek verilebilir; velev ki, bunları bu amaçla söylememiş olsun; farketmez.

Bunları söylediği gün, konuşmalarını Mısır üzerinden Türkiye düzlemine de taşımıştı, Ak Parti ve iktidarla ilgili söylemlerinde kafasının karışık olduğu hissediliyordu; sanırım, Gezi Parkı Olayları sonrasında, Gülen ile iktidar arasındaki gerilimde, sürecin sonunu tam kestiremediği için (olsa gerek ki) rolantide durma çabaları görülüyor, ama ‘tekliyordu’.

Bunun yanı sıra, Gülen, İslamoğlu’na hiç güvenmemiş, o’na karşı temkinli olmuştu; Gülen gibi septik birinden de bundan başkası beklenemezdi. Yıllarca İslamoğlu’nun, yakınlarının ve çevresinin telefonları dinlenmiş, bu da yeni ortaya çıktı (2014). Gülen-iktidar savaşında Ak Partilileri kastederek “44 yılda ilmek ilmek ördüğümüz hırkayı “Buyrun siz giyin” diyecek değiliz.” diyen Gülen’in pastasından o’na kalan pay, o beş yıl boyunca uykuda iken açılan örtüsü olmuştu. Şimdilerde bunu anlamış olmalı ki, hutbelerinde bunu dile getiriyor, kendisine güvenmediklerini itiraf ediyor, bunun nedenini cemaatin ileri gelenlerine sorduğunu hayıflanarak söylüyor. Ama, anlaması biraz geç oldu.

Bence, İslamoğlu uykusu bittikten sonra, hızlı değişen bu dengenin kendi aleyhine dönebileceğini esen okyanus rüzgârlarının yönünden hissetti ve ‘yerli’ çabaları doğru okudu; ardından bir hamle yaptı, -kabiliyetsiz bir manevra ile de olsa- yıllardır Pensilvanya’ya dönük bekleyen yüzünü ve yönünü bilinçli olarak Ankara’ya çevirdi. Böylece, risk hesabı yaparak eski sevdasını arkaya attığını ve adlî güvenliğini tercih ettiğini söyleyebiliriz; riskin büyüklüğünü göz önünde bulundurduğumuzda kendi güvenliğini gözetmesi bakımından yanlış yaptığı söylenemez. Ancak o’nun suçu, hukuk nezdinde ve CMK bakımından “işlenen bir suçun delillerini karartma” niteliği taşıyabilir.

Şimdilerde belirgin bir şekilde dil değiştirmesinin, Gülen’in din algısına ve cemaate yönelik yaptığı eleştirilerin, geliştirdiği “paralel din” söylemiyinin, özel hayatının gizliliğinin ihlal edilmesi ile ilgili sitemlerinin, bu nedenle yaptığı basın açıklamasının ve suç duyurusunun, tüm teberri çabalarının arkasında da bence bu savunma refleksi var. Bu reflekse rağmen, “Bu can bu tende olduğu sürece bu hayatım bir gün dahi kalsa onlarla mücadele etmeye devam edeceğim, Allah için. (…) “Başıma bi şey gelecekmiş demem, zarar verirler demem, kampanya başlatırlar demem, adamı götürürler demem, götürsünler. Onlar aklıma gelmez.” şeklindeki sözleri ile, öyle bir öz güven görüntü sergiliyor, öyle bir şecaat arz ediyor ama, ben, o’nun şecaat arzının arkasında sirkatini gördüğüm için uzaktan gülümsüyorum.

Bunlar benim okumalarım… Terditli bir okumada şu ihtimali de gözetebiliriz: İslamoğlu’nun bu konudaki tavrı henüz tam olarak netleşmedi; belki, kadim sevdaları ile bilmeden gaza geldi, okyanus ötesi açılımlar ona cazip geldi, şehvetine kurban gitti ve kendini bir yanlış hareketin içinde buldu. Bazı şeyleri bildiği halde, “yöneteceğini düşünerek” bunlara bulaşmış, şimdilerde de açığa vurmak için suyun durulmasını bekliyor olabilir; biraz zaman gerekiyor, mutlaka renk verecektir, renk verdiği gün bu söylediklerim hatırlanmalıdır.

Bu eksen doğru okunmaz ve bu plan sahiplerinin amaçları üzerinde durulmazsa, Türkiye’de devlet sembolik isimler üzerinde takılıp kalır; bir kısır döngü içinde döner durur.

Sosyolog Sayın Ercan Harmancı’nın değerli analizleri dikkate alınmalı, birikim ve tefekkürlerini kamuoyu ile paylaşabileceği alanların kendisine sağlanması bakımından önü açılmalıdır. Umarım sesi duyulur; bunun İslâm Ümmeti ve günümüz koşullarında Türk Hükûmeti lehine faydalı olacağını düşünüyorum. Harmancı’nın olayları okuma yöntemi ve vardığı sonuçlar; küresel organizasyonlar, zararlı örgütler ve gönüllü taşeronlarını tanımada önemli olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca, sözün burasında, -Mustafa İslamoğlu ve o’nun yapmak istedikleri ile ilgili değilse de- kendisini küresel şer güçlerin taşeronluğunu yapma düzeysizliğine indirgemiş, ihaneti müseccel ‘F-tipi’ örgüt ve liderinden kurtulma, bu kaostan en az hasarla çıkma yolları ve “çözüm süreci”  ile ilgili önemli önerileri bakımından Uşak Cumhuriyet Savcısı Sayın Cihan Ergün’ün de Sayın Başbakan ve kadroları tarafından kesinlikle dikkate alınması gerektiğini düşünüyor, değerlendirilmesini öneriyorum -ki, kendisi Türk toplumunun içinden çıkmış, fıtrat-ı selîme ve sağduyu sahibi değerli bir insan ve önemli bir ‘değer’dir; geçmişte, geleceğe dönük her ne söylemişse, daha sonra o söyledikleri bire bir gerçekleşmiştir, ben buna tanığım. 

* * *

Hacı Ali Doğan: Yaklaşımınız, olayları okumanız ve yorumlarınız çok sıra dışı… Öyle sözler söylüyorsunuz ki, hayret etmemek mümkün değil. Bu süreçte niçin risk hesabı yapmış olsun? Niçin sözünü ettiğiniz o sevdasını arkaya atmış olsun? Adlî güvenliğini gözetmesini gerektirecek ne var sizce? Üstelik riskinin de büyüklüğünden söz ediyorsunuz; “hissettikleri tehlike” nedir, “büyük risk” dediğinz şey nedir, işlediğini söylediğiniz suç hangisidir ki, bunlardan ötürü bir savunma refleksi ile tavır değişikliği olsun?

Muhammed Fatih Ergün: Biliyorsunuz; Fethullah Gülen, ömrünü kirli iş ve ilişkilerle geçirmiş bir kimse… Önceleri İzmir ve Ege Bölgesi ölçeğinde, daha sonra Türkiye ölçeğinde, 90’lı yılların ilk yarısından sonra da küresel ölçekte çok kirli iş ve ilişkileri oldu. Bizim çok önceleri hissettiğimiz bu durum, düne kadar çoğu kimse için en fazla ‘itham’ düzeyinde idi, o en fazla bu ithamlarla sadece ‘müttehem’di; öyle ki, kanaatlerimizi dile getirdiğimiz zaman kınanıyor, “su-i zan” yapmakla suçlanıyorduk.

Ancak, MİT Müsteşarı Sayın Hakan Fidan’la başlayan, ama o dönemde bile kısık seslerle söylenmeye çalışılan, Gezi Parkı Olayları’nda Gülen’in söylemleri ile biraz daha belirgin hâle gelen, 17 Aralık Olayı’nda iyice ortaya çıkan ve müteakip süreçte açıkça âşikâr hâle gelen “Gülen ve cemaat fitnesi” ile ilgili artık “hep birlikte” gördüklerimiz ve yaşadıklarımız kamu vicdanında, iktidar nezdinde ve devlet üzerinde öyle müessir oldu ki, artık Gülen ve çevresi için ‘suç’ olgusundan söz edilmeye başlandı. İktidar, “paralel yapı” ve “paralel devlet” diye bir tanımlama yaptı,  Sayın Başbakan çok baskın bir dil kullandı, basında ve haber sitelerinde cemaatin “suç örgütü” olduğu konuşuldu, Gülen’in ‘iadesi” ve ‘yargılanması’ndan söz edildi.

Daha önce İslamoğlu’nun Gülen’in peşinde koşmasından, o’nunla ilişki çabalarından söz etmiştim. Demiştim ya, terekesinde gözü vardı; herhalde gönlünde olanı hemen ona vermeyecekler, henüz Gülen ölmeden o’nun terekesini o’na terketmeyeceklerdi. İslamoğlu, bu sevdasının ardına düşmüştü, Gülen ve cemaati ile çalışmak istiyordu; -her ne kadar bu yapının o’na miras kalmayacağını iyi bilsem de- o, bunu arzuluyor ve arıyordu. Görüşmüşler, Gülen o’nu yönlendirmiş, hatta basına sızan bilgilere göre vakıf ve TV kanalının yönetimi ile ilgili Gülen’in direktifleri olmuştu. Orada bir konsensüs sağlanmış, İslamoğlu’da o konsensüse geçen yıla kadar gereği gibi riayet etmişti; bu o’nda ve söylemlerinde hayli tebarüz ediyordu.  Ben bu ilişkiyi önceden beri hissediyor, biliyor, kendi çevremi uyarıyordum (2009); Allah’a hamdolsun, bu sözlerimin tanıkları da var, şimdilerde basiretimi tebrik ediyorlar.

Türkiye’de ve dünyada dengeler çok hızlı değişiyor. Yeryüzü ilahları dilediğini ‘aziz’, dilediğini ‘zelil’ etmek, bunları da diledikleri zaman diledikleri gibi yapmak istiyorlar; çünkü onlar, yeryüzünde Allah ile rekabet ediyor, O’na özgü nitelikleri kendilerinde görüyorlar. 

17 Aralık Operasyonu büyük bir kırılma idi. Operasyon bir çok yönden dengeleri ve suyun akış yönünü değiştirdi. İslamoğlu ile Gülen’in netameli ilişkisi, Sayın Ahmet Taşegetiren’in katıldığı Sayın Elif Çakır’ın bir TV programında kamuoyuna deşifre oldu; o bundan hiç hoşlanmadı ve ciddi bir rahatsızlık duydu. Kendisi bu görüşmeyi o yıllarda dolaylı ve kapalı, şimdilerde ise direkt ama “kamuflajlarla kapatarak” olarak kamuoyuna itiraf etti (03.01.2014). Bu rahatsızlık ve itirafın, niteliksiz bir teberri çabası olduğu açıktı; beklenmedik bir şekilde değişen konjonktür nedeniyle hızlı bir redd-i miras” yapmıştı.

Ne ki, kapalı bıraktığı görüşme içerikleri vardı; bunu ağzından kaçırmış bulundu. Görüştüklerini söylediği dört içerikten “İkisini söyledim, ikisini söylemedim.” dedi; sonra birini daha söylemek zorunda kaldı, biri yine gizli kaldı.“Başımıza gelmeyen iş kalmadı.” demesinden endişelerini, “Sonunda olanları anlatmayacağım”  demesinden gizli bir şeylerin olduğunu anlamak kolay; bunun için özel bir çalışma yapmak gerekmez.

Belki yalan söylemek istemiyor ama, söylemediği içerik de söyleyemeyeceği bir içerik gibi görünüyor. Kendisinin bugün söyle(ye)mediklerini, o’nun Gülen ziyaretini öğrendiğimde ben biliyor ve herkese söylüyordum (2009). Üstelik her ne kadar, “Yakınlarımdan başkası bilmiyordu.” diyerek o görüşmenin mahremiyetine işaret etse de, benim basiretim o’nun koruyamadığı mahremiyetine galip geliyordu. Sahi, hem niye mahremdi ki o görüşme? Niçin yakınlarından başkası bilmiyordu? Niçin 17 Aralık Operasyonu sonrasında (görüşmeden beş yıl sonra) detaylı olarak anlatmak hissi içine düşmüştü? Hadi böyle bir his içine düştü diyelim; niçin te’villerle geçiştiriyor, öykü üzerinde tesviyeler yapıyordu? Niçin panikti? Daha pek çok “niçin” ile başlayan soru cümlesi kurabilirim, ama kendisi bunlardan bir tanesine bile doğru cevap veremez.

Bütün bunlar sonrasında Mustafa İslamoğlu iyi bir panikledi; panik hâli her hâlinden belli idi. Beden dili tutarsız, söz ve söylemleri bir tuhaf, gösterdiği reaksiyonlar ilginçti. Yeni yılın ilk hutbesinde “Görüşme oradan servis edilmiş, gizlemedim, gizli değildi.” sözleri ile “Anne, ben yapmadım!” diyen dört yaşındaki çocuk gibiydi; görüşmesine ‘yasallık’ kazandırma telaşında idi.

Kendi TV kanalı olduğu halde, kanal kanal dolaşarak Gülen ve cemaat aleyhinde konuşmak için TV programlarına katıldı; “telekulak skandalı” konulu bu programları belki de kendisi organize etmiş, TV kanallarına kendisi teklif etmişti. Hangi kanalda konuştuğunun farkında değilmiş gibi yapmak için de “Sizin kanalınız Ülke TV miydi, hangisiydi?” diye program yapımcısına soruyordu; bu da belki o programları organize ettiğini gizlemek için basit bir taktik olabilirdi. Su-i zan yapmak meşru olsaydı, şöyle derdim: “Herkes katıldığı programlardan para alıyor; bu, o programları finanse etmiş bile olabilir.”; çünkü bu o’nun için bu denli önemli idi. O, bu çabaları ile tesettüre bürünüyordu; "Niyet ettim kamufle olmaya..."

Oysa, daha önce Gülen ve cemaat aleyhine o’nun ağzından söz almak ne mümkündü?! Tam tersi, “Peygamberi uçuruyorlar” diye bu algıyı tenkit eden, bunun yanlış olduğunu anlatmak için müstakil bir eser telif eden kendisi olduğu halde, düne kadar Gülen’i hangi kelimelerle senâ edeceğini şaşırıyordu. Daha önce Gülen ve cemaat aleyhine bu çabalarının binde biri olmadığı gibi, o’nu ve hareketini kutsuyor, aleyhte hiç kimseye söz söyletmiyordu. Üstelik Gülen de aynı Gülen’di, cemaat de aynı cemaatti.

Bütün bunlardan anlaşılan şu idi: Gülen ve cemaate dönük bir operasyona dahil edilebileceği endişesi vardı -ki, bence edilmeli de-. Çünkü, Gülen ile görüşme “örgüt lideri ile görüşme” anlamına gelecekti, cemaat ile ilişki “suç örgütü” anlamına gelecekti, oranın insiyatifini koruma ve direktifleri göre davranma Türkiye’de “suç örgütü ile ilişki” anlamına gelecekti, Gülen’in lehine söylediği sözler (O süreçteki “Ayakkabısını bile yapamazsınız.” sözlerini hatırlayınız) “örgüt liderini övme” anlamına gelecekti, oradan döndükten sonra Pensilvanya adına okuduğu hutbedeki cemaate dönük sitayişkâr sözleri “örgüt propagandası” anlamına gelecekti. Türkiye’de, doktrinel olarak Ceza Muhakemeleri Yasası ve uygulama örnekleri bütün bunları böyle anlamaya oldukça elverişli idi. Bütün bunlardan çekindi ve çark etti; bunu hiç kimse hissetmedi sanıyor ve “uyanık” geçiniyor ama, gerçek o’nun sandıklarının tam tersi…

İslamoğlu bu işten ne elde etti, bilmiyorum; “hiçbir şey” gibi görünüyor. Neyse ki, zincir erken koptu, İslamoğlu sanki kaleden döndü gibi oldu. Artık, o projenin Türkiye ayağı Mustafa İslamoğlu ile devam edemez diye düşünüyorum. O’nun, bir de Amerika'da Wisdomnet organizasyonu üzerinde hevesleri vardı. Ulaşamadığı heveslerinde ve akamete uğrayan teşebbüslerinde o’nu açık bir ihanetle değilse de, gizli bir şehvetle suçluyorum; şöhret şehveti ile kendisine yazık ediyor. Rabbim bizi razı olduklarına yakın, razı olmadıklarına da katından kalplerimize vereceği bir nefretle uzak kılsın.

 * * *

Hacı Ali Doğan: Bu kanaatlerinizi destekleyen başka hangi karinelere sahipsiniz?

Muhammed Fatih Ergün: Gereği gibi tanımadığım birisi hakkında konuşmam. Okumalarımı tek yönlü yapmıyorum, çok yönlü yaptığım okumaların sağlamasını da yapmıyor değilim. Bilmediğim bir şeyi söylemem; emin değilsem, elimdeki verinin bilgi değeri bakımından düzeyine bakarım, ona göre ya söylemem ya da ‘olasılık’ belirterek kanaatimi söylerim. Üstelik söylediklerim, tutarsız ve kendisine yakışmayan şeylere benziyor mu? Ya da şu ana kadar söylediklerimden hangisi müdellel değil veya hangisinde çelişki buluyorsunuz? Buna rağmen, aktardıklarımdan başka pek çok karine sayabilirim; siz onları tefekkür edersiniz.

(1) Bu yüzden Gülen’in “din algısı”nı bu denli tenkit ediyor.

Gülen’in “Kur’an Müslümanlığı diye bir sapıklık çıktı.” sözü ile “küt diye kırılmış” gönlü. “Nasıl bir zihindir ki, nasıl bir zihniyettir ki, Kur’an uymayı, Kur’an’a tabi olmayı sapıklık olarak görüyor.” Ben aslında bunun çok da masum olmadığını düşünüyorum. Bu cümle öyle insanın ağzından kolay kolay çıkmaz.” diyor. Sevsinler… Gülen’in kaç yıl önce söylediği sözü kullanarak o’nu şimdi tenkit ediyor. Gülen, bu sözü yeni mi söyledi?

Gülen, -batıl bir çizgi üzerinde olsa da- İslamoğlu’ndan daha istikrarlıdır, kendi istikametinde; Gülen, kırk yıldır bildiğimiz Gülen’dir. Hayatı boyunca muharref öğretileri çizgisini hiç değiştirmeden ‘din’ diye satmıştır; kendi öğretisinde ve davetinde şu ana kadar hiçbir sapma görülmemiştir. Gülen, düne kadar hak bir çizgi üzerinde idi de, bugün sapmış ve sapıtmış değildir. Bugün Gülen, “Kur’ân Müslümanlığı diye bir şey çıkarttılar.” dediği için onu eleştirmenin hiçbir inandırıcılığı yoktur; bu eleştiri, -içeriği doğru olsa bile- sahibini hiçbir şekilde saygın kılmaz; çünkü, Gülen’in kırk yıllık akidesi budur; o, kırk yıldır, Kur’ân’dan başka pek çok şeyi ‘din’ diye satmaktadır. Ucu size dokunacağı zaman mı Kur’an için gayrete geldiniz?

İman istismarı yaptıklarını, spekülatif bilgi yaydıklarını, bunun “zannı din edinmek” olduğunu söylüyor ve “Spekülatif bilgi yayanlar kahrolsun” şeklinde çevirdiği bir ayeti Gülen’in din algısını eleştirirken kullanıyor. Oysa ne ayet yeni indi, ne de Gülen’in yaydığı spekülatif bilgiler yeni…  Gülen’in peygamberimizle görüşme iddialarını ve cemaatin arasında yaygın olan “O geldi.” mizansenini yalanlıyor, bunun “Hristiyanların peygamber algısı” olduğunu söylüyor, “Rüyalar üzerinden bir din götürülüyor.”“Emek yok rüya var, rüyayı gör iş bitsin.”“Cemaat insanları akıl ve iradeden muaf hale getiriyor” gibi sözlerle usul eleştirisi yapıyor, dün “O bir alim, o bizim hocamız” dediği kişiye bugün ‘bâtınîlik’ ve ‘şâmanistlik’ eleştirileri yöneltiyor, “Pavlus örneklemesi” eşliğinde “Kamyona bindirilen peygamber” senaryosunu ‘ti’ye alarak Gülen ve cemaatine abanıyor. Üstelik “Bu topraklardaki genel din algısı budur.” derken “Bu toprakların insanının dindarlık çeşidinin ilmi değil hissi dindarlık olduğu tespiti yapılalı 120 yıl olmuş.” diyor ve vaktiyle bunları görmüş ve söylemiş olan Said Halim Paşa’nın tespitlerine tutunuyor; sanırım Said Halim Paşa ile yeni tanıştı (!).

Gülen’in mistik hezeyanları yeni değildir; o, bu bakımdan aramızda çok tartışılmıştır, bu tartışmaların (en az) son otuz yılına en az benim kadar İslamoğlu da tanıktır. Bugün, “Şarkı türkü konserine peygamberi getiren birinden başka ne beklenir ki?!” demenin de, “Peygamberimiz istismar ediliyor.” demenin de hiçbir inandırıcılığı yoktur; -içeriği doğru olsa bile- bu eleştiri de sahibini hiçbir şekilde saygın kılmaz. Çünkü, Gülen kırk yıldır, kendi ideallerine ulaşmak için halkın hissiyâtını harekete geçirme amacı ile nice ölüleri kabrinden kaldırıp kendi dilediği yere servis yaparak din satmaktadır; üstelik Kadir Mısıroğlu’nun 1995 yılında ve bizzat kendisinden naklettiği bir sözüne göre Gülen, bu servisleri “inanmadığı halde” yapmaktadır. İslamoğlu da bunları öteden beri en az benim kadar duyuyor, görüyor, biliyor... Gülen’in kırk yıllık mütemadi söz ve söylemlerine yeni tanık olmuş ve şaşırmış gibi yaparak o’nu tenkit etmeyi hiç dürüst bulmuyorum; samimi değil…

“Çakmacılar... Ben bunlarla mücadele etmekten yoruldum, ama onlar hurafe uydurmaktan yorulmadı.” yorulmadı diyor; ‘çakma’ tespitinde her ne kadar isabetli olsa da “Ben bunlarla mücadele etmekten yoruldum.” derken doğru söylemiyordu. Bu söz, en fazla “diğer çakmacılar” hakkında doğru olabilirdi; çünkü Gülen ve cemaati ile değil mücadele etmek, Gülen’in yanına varabilmek için dokuz yıl beklediğini, o’na ulaşmak için vesileler aradığını, bu ona müyesser kılındığında da ayaklarının ucunda sote bir yere oturduğunu kendisi söylüyor, bunu daha önce size söyledim.

Kahramanımız Gülen ve cemaatinin hurafelerini “Allah ile aldatmak” olarak nitelendiriyor: “Dininizle alakanızın yeniden ciddi olarak kurulması lazım.” diyerek “tecdid-i iman”a daveti yapıyor, yaptığı amatör hicivlerle Gülen’in din algısı ile dalga geçiyordu. Dozu artarak devam eden eleştirilerinde artık hiçbir sınır tanımıyor, her ne kadar Kişileri konuşmak doğru değil”“Ben burada kişileri konuşmuyorum/tartışmıyorum.” dese de Cahili dindar yapmayacaksın.” önerisinde bulunurken ve “Cahilin sofusu şeytanın maskarası…” tekerlemesini tekrarlarken Gülen’i kastettiği çok açıktı.

Bununla birlikte, “hakkı söyleme”, “hakkı gizlememe”, “hakkı söylemekten geri durmama” gibi içerikler bağlamında “Allah âlimlerden ahit aldı.” derken, “Âlimler peygamberlerin varisleri” derken, “âlimler” derken kendisini kastettiği de çok açıktı; aslında çoğul sigalar kullanmasa da olurdu. Bunun yanı sıra, yeni mi âlim olmuştu, Allah o’ndan hakkı söylemesini şimdi mi istemişti, Allah bunun için o’ndan yeni mi ahit almıştı, 17 Aralık Operasyonu sonrasındaki süreçte mi bu ahit o’ndan alınmıştı? Allah? Bence “Benim o’nunla ve cemaati ile hiçbir ilgim yok.” demek için “yeni düşünülmüş” dinsel bir teberri çabası idi bu…

(2) Bu yüzden bu denli vurgulu “Paralel din” tanımlaması yapıyor.

Gülen’in din algısına yönelik yeni yaptığı eleştirilerin cürmünü örtmeye yetmeyeceğini (de) düşünmüş olmalı ki; şimdilerde Gülen ve cemaatinden teberri imajı vermek için, iktidarın “paralel devlet” söyleminden mülhem bir ifade ile ‘F-tipi’ cemaate yönelik “paralel din” tanımlaması yapıyor ve vurgulu bir şekilde bunun önemine dikkat çekerek “Esas tehlike bu!” diyor. Oysa, o “paralel din” kırk yıldır vardı, düne kadar o dinin davetçisini kutsuyordu. Gülen, “paralel din”i bugün mü ihdas etti, yeni mi farkına varıyorsunuz? O, bununla “Onlarınki paralel din, bu yanlış; benim dinim başka, benim onlarla ne işim olabilir ki?!” demeye çalışıyor. Anlaşılan, korku bastırınca ve hesap bitince ayakkabı üzerinden geliştirilen niteliksiz aşk edebiyatları da son bulmuş… Bence, “Ben bir ilim adamı olarak paralel dinden korkuyorum.” ve “Paralel din’den korkuyorum ben, paralel devletten değil; paralel devletten korkması gereken devlet olsun.” derken dinsel içerikler bakımından teberrî etmeye çalışmaktadır.

Daha da gülünç olan şu: Devletin “paralel devlet” tanımından mülhem olarak bir “paralel din” tanımı yapıyor, birileri de Gülen ve cemaati ilzam etmek için aynı tanımı kullanmış, bizim tacir telif hakkı talep ediyor. Başkalarını “entelektüel hırsızlık”la suçlarken bu yaptığınız ne oluyor? Kayserili olmak bu olsa gerek…

(3) Bu yüzden Gülen’den ve cemaatten bu denli teberri ediyor.

17 Aralık’ın hemen ardından (03.01.2014) “Hocaefendi ile görüşmek istememden maksat yanlışlardan bir kısmını söylemekti.” sözleri ile panik yapması ve  “Görüşmenin hepsi bundan ibaretti. Kamuoyuna duyurulur.” demesi başka nasıl izah edilebilir? Bu sözlerin zahiri iğfal kabiliyeti taşımamakta, tam tersi “Görüşmenin hepsi elbette bundan ibaret değildi” diye düşünmemizi sağlamaktadır. Kamuoyunu o denli basit yöntemlerle kandırmaya çalışıyor ki, “Ben oraya [Pensiyvanya’ya, M.F.E.] o’nu [F. Gülen’i, M.F.E.] uyarmaya gittim, tenkit ettim; mektup yazdım.” vb. demesi “Örgütle ilişkim olmadı.” mesajı vermeye çalışırken ne denli kıvrandığını bize gösteriyor.

Şimdilerde yeni yönelttiği tenkitleri için“Ben bunları bizatihi hocamıza söylemek istedim.” şeklindeki pişkinliği de öyle; hazmedilebilir gibi değil ve tahammül sınırlarını çok zorluyor. Hele ki, aksi taktirde yalanlanacağını bildiği için “Söyledim” diyememesi; eğer yalanlanırsa, “Ben zaten ‘söyledim’ demedim ki, ‘söylemek istedim’ dedim.” diyebileceği şekilde savunma yapabileceği zemini tevriyeli bir ifade ile önceden hazırlamış olması, akıl ve algılmızla dalga geçiyor olması yenir-yutulur gibi değil…

17 Aralık’tan üç gün sonra “Kimse Türkiye Cumhuriyeti açılımına sahip TC’yi Türkiye Cemaati yapmaya kalkmamalı.” demesi, “Dibi karanlık taraftan korkuyorum.” diyerek endişesini dile getirmesi ve “töhmet mahalli”nden söz etmesi (20.12.2013), iki hafta sonra cemaati “obezite bir yapı” ve “çıkar şebekesi” olmakla suçlaması (03.12.2014), aynı tarihte “Utandım” edalı duygusal teberri çabaları…

Müteakip ay endişelerinin giderek artması, Gülen ve cemaatine dönük ‘suçlama’ ekseninden kendisine dönük ‘savunma’ eksenine format değiştirmesi (28.02.2014), “Örgütçü biri değilim.”“Örgüt tipini hazzetmem”“Örgüt çalışmalarını hazzetmem.”“Akabe’nin gizli ajandası olmaz.”, cemaat politikalarından birine değinirken “Bir kaç kaynaktan duyduğum bu, içinde olamam; çünkü o yapının içinde hiç olmadım.” demesi ve “Yargı bu çeteyi bulsun, çıkarsın; bize göstersin, yakasına yapışsın.” diyerek devletin dikkatini Gülen ve cemaatine çekmesi, sıkışmışlık psikolojisini göstermektedir ve dikkat çektiğim o derin endişenin tezahürüdür.

O’nun basında ve Internet ortamında yayınlanan”Mahremiyete kulak uzattılar.”“Kurgu önceden yapılmış.”“Araştırdık, karşımıza paralel örgüt çıktı.”, şeklindeki başlıkları ve bu başlıklar altında söylediklerini de aynı endişe ile söylemekte, bu formatla Gülen ve cemaatinden örgütsel içerikler bakımından teberri etmeye çalışmaktadır.

Şahsi haklarını helal ettiğine ilişkin söylemleri, kötü imaj verdikleri için onları Allah’a şikâyet ettiğini söylemesi, Dış İşleri Bakanlığı’nda konuşulan devlet sırlarını sızdırdıkları için tepki göstermesi ve bunun üzerinden “Paralel yapı”yı şiddetle eleştirmesi de aynı savunma refleksinin tezahürü, ama bu tezahürün tâli malzemeleridir.

(4) Bu yüzden Gülen ve cemaatin siyasetini ve stratejilerini tenkit ediyor.

İsrail karşıtlığı ve uzantılarının faaliyetleri ile ilgili ihsası yeni yapıyordu (20.12.2013), Mavi Marmara gününde Gülen İsrail’i ‘otorite’ görürken nerede idi? O zaman o’ndan bir tek söz işitmiş miydik?!

Amerika kıt’asını yeni keşfetmiş gibi konuşuyordu (28.03.2014) “Osmanlı’yı yıkanlar planladılar, büyük projeleri var,o proje bugüne kadar geldi, bugün de o projenin devamını izliyoruz.” diyor… Sonra, “Mursi’yi Sisi’ye yedirenler aynı, Suriye’yi Esed’e yedirenler aynı, Ali Abdullah Salih’i Yemen’e bela edenler aynı. Suudilerin başına bu zalimleri bela edenler aynı. Aynı el, aynı merkez...” tespitinde bulunduktan sonra “Biz bu oyunu görmüştük de böylesini görmemiştik. Biz bu oyunu her türlüsü ile görmüştük de kendi elimiz tarafından kendi boazımızın boğulacağını görmemiştik.” diyor ve bunu bir hastalık ve sendrom olarak nitelendiriyor. Evet, bu söyledikleri hilaf-ı hakikat beyanlar değil; ama, bunu herkes biliyor, bu yeni değil, bunu o yeni biliyor değil… Gören de tecrübesiz birisi sanacak, ‘böylesini’ görmemiş… O gün orada olsam, korumalarına da aldırış etmem, yakasından tutar, kendi ellerimle minberden indirir, mescidin dışına atardım onu.

Muaviye ve Yezid benzetmesi yapıyor, CHP’ye oy vermeye zorla söz aldıkları için Gülen ve cemaatini kınıyor, onları “gönüllü piyon” olmakla suçluyor… 17 Aralık’a kadar Ali’ye mi benziyorlardı? O güne kadar hakkın yanında mı durmuşlardı; 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta, Filistin meselesinde, Mavi Marmara’da? O güne kadar bir “kahraman” ve “önder”di; sen deşifre olduktan sonra o “gönüllü piyon” oldu, öyle mi? Hasbunallahu ve ni’me’l-Vekîl…

(5) Bu yüzden mağduru ‘oynuyor’; bu nedenle “basın açıklaması” ve “suç duyurusu” yaptı.

Özel hayatının gizliliğini ihlal ettikleri gerekçesi ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunduğunu söylemişti. Bununla cemaatten teberri etmeye, olası operasyon ve soruşturmalardan  sakınmaya çabalıyor. Bu saklı stratejisi ‘okunmuyor’ değil; “Beni de dinlemişler, suç duyurusunda bulundum.” edaları, “Benim onlarla hiç bir ilgim yok.” demeye çabaladığı anlamına gelmiyor mu? Yine kronolojik sıra ile “Ben adı Müslüman olanlardan zulüm gördüm.” (20.12.2013) ve “Kanunsuz telefon dinlemeleri yapmışlar.” (03.01.2014) şeklindeki sözleri de öyle…

TV programlarındaki ısrarlı söylemleri arasında, “Böyle giderse cadı avına dönüşecek, çok kişinin canı yanaak; bu mücadele sırasında cadı avına dönüşmesini asla istemem, arzu etmem.” şeklindeki çırpınmasını siz nasıl okudunuz? “Ülkede cadı avı  başlar.” sözü, “Artık maziyi karıştırmayalım (-ki, bana da bulaşmasın-).” anlamına geliyordu, geçmişi geçiştirmek istiyordu. “Çünkü, ben de onlarla beraberdim.” diye çekiniyor.

“Ben buradan açıklama yapıyorum: 3,5 yılda ne dinledinizse size izin... Kamuoyuna 70 milyonluk Türkiye’nin önüne, 70 milyonluk dünyanın önüne, hiç bir çekincem yok, açabilirsiniz. İzin veriyorum...”“Elhamdulillah, karnımızın ağrıyacağı bir şey yok...”“Yayınlayın benim klasörümü…”“Ey beni dinleyenler… Siz de böyle diyebiliyor musunuz? Benim kadar şeffaf mısınız?” (28.02.2014) şeklindeki sözleri görünürde meydan okuma ve şeffaflık gibi görünse de, yine bunlar da aynı çaba... Kendisi için sorun olacak içeriklerin, iletişim araçları üzerinden geçen iletişim trafiğinde değil, bunun dışında aranması gerektiğini düşünüyorum; çünkü, sıkıntı olabilecek içerikler varsa eğer, onları iletişim araçları üzerinden geçirmeyecek kadar basiretli olduğunu sanıyorum.

(6) Bu yüzden “geçmişe dönük delil olmasını” amaçlayarak geçmiş söylemlerine ısrarlı vurgular yapıyor.

17 Aralık sonrası Gülen ve cemaatine yönelik ilk tenkitlerini yapmaya başladı; bunları daha önce söylediğine vurgu yapıyor, arşive gönderme yapıyor (20.12.2013). O vurgu yaptıkları “Sır dizileri”ne yönelik tenkitleri, şimdi gündem konusu ise Gülen ve cemaat… Kim yutuyorsa bunu? “Yıllar öncsinden beri bendeniz cemaate yönelik eleştirilerimi en yüksek düzeyde ifade ettim.” derken açıkça yalan söylüyordu (04.03.2014); oysa, ne bu denli konuşmuştu, ne de konuştuysa bu dozdaydı? Öyle olsaydı böyle tenkit eder miydik? “Emr-i bi’l-mariu ve nehy-i ani’l-munker vazifemiz gereği bunu yaptık.” diyor (04.03.2014); oysa ne böyle bir vazifesi var, ne de bunu yaptı? Tam tersi örttü ve ‘beklenti’ içinde oldu; tüm tenkitlerini bu süreçte yaptı, bu süreçte bu dozda tenkit etti. Geçmiş konuşmalarına ve daha önce yaptığı kısmî tenkitlere vurgu yapması, “Ben bunları önceden de söyledim” anlamına gelsin, teberri sayılsın, ileride geçmişe dönük delil olsun diye… Yalan söylemesin, yalan yapmasın; ben tüm süreci takip ediyorum, doğru okuyorum, o’nun açıklamadıklarını da biliyorum.

(7) Bu yüzden "Selam Terör Örgütü" ’nden, İran’dan ve Suriye politikalarından bu denli teberri ediyor.

Gülen ve cemaatine atfedilen binlerce kişinin telefonunun dinlenmesi olayı, bir örgüt soruşturması gerekçe gösterilerek yapılmıştı; değilse, CMK kapsamında iletişim tespiti yapılması mümkün değildi, usul yasasına aykırı idi, ‘suç’tu.

Soruşturmayı başlatanlar, her zaman olduğu gibi bir “örgüt suçlaması” yapmışlar, zihinlerindeki örgüte isim bulmuşlar ve “Selam Terör Örgütü” demişlerdi; bu isim, 14 yıl önce Uğur Mumcu’nun katil zanlılarına yönelik son operasyona konu olan örgüte (!) verdikleri isimle aynı idi.

O zanlılar -Allah’tan hepsini özgürlükleri ile rızılandırmasını dilerim- İran mahreçli bir çizgiye nispet ediliyor, örgütün İran’dan direktif aldığı söyleniyordu; aralarında İran’da eğitim gördüğü söylenen kimseler de vardı ve bazıları da “örgütün sair efradı” suçlaması ile yargılanmış ve ceza almıştı.

İslamoğlu, -eski dostlukları da olduğu halde- daha o zamandan onlardan ‘özellikle’ uzak duruyordu. Bu sözlerimin sağlaması o çevre ile yapılabilir. Bunu o yıllarda (2000 sonrası), Konya’da yaşayan, Türkiye’de İslâmi hareketin son kırk yılına tanık, İslamoğlu’nu da iyi tanıyan Sayın Mehmet Ali Sakman’la konuşuyor ve İslamoğlu’nu kınıyorduk.

Şimdilerde can havli ile İslamoğlu şöyle şöyle söylüyor, üzerine herhangi bir şey sıçramasın diye: “17 Aralık Operasyonu başarılı olsaydı, 25 Aralık’ta bir operasyon daha olacaktı. 27 Aralık’ta tutuklamalar başlayacaktı, ben de o tarihte tutuklanacaklar arasında olduğumu Ankara’dan bir yetkiliden öğrendim.” Devam ediyor: “İçeri alma gerekçeleri Selam örgütü ve İran bağlantısı…”“Benim İran’la ne bağlantım olacak?”“İran’a iki kez gittim, Amerika’ya altı yedi kere gittim.”  Bu sözlerin yanı sıra, çok kez tanık olduğum gibi yine Şii olmadığını kanıtlamak için kırk kılığa giriyordu (28.02.2014). Yine aynı tarihte şu söylediklerine bakın, o’nun bu sözlerinden benim yaptığım yorumlardan başkası anlaşılıyor mu? “Benim çevremden değiller.”“Bir ilişkimiz olmaz.”“Uzak yakın bir şeyimiz olmaz. [“Neyiniz” olmaz? M.F.E.]

Olası bir risk endişesi sardı kendisini… O yüzden Suriye olayları üzerinden münasebet düşürerek İranlı yöneticiler için”İran’ı yönetenlerden dolayı utandım.”, “Siz devrimin üstüne abdest bozdunuz.”, “Hizbullah’tan dolayı utandım.” şeklindeki sözleriyle, Gülen cemaati tarafından yöneltilen örgüt suçlamalarına savunma zemini hazırlama telaşında (24.01.2014). Değilse, daha dün kendisi değil miydi “Suriye’yi İran’a vermeyi ve böylece bölgeyi rahatlatmayı” teklif eden?

Sözün burasında gülerek soruyorum: “Selam Terör Örgütü ile ilişkiniz yok diyelim, olmadı -ki, olmadığını ben de biliyorum, en fazla içlerinde bireysel olarak tanıdıkları vardır, örgütsel faaliyetleri olmamıştır-; F-tipi örgütle ve lideriyle de mi hiç ilişkiniz olmadı, yok muydu? Aynı yüreklilikle buna yemin edebilir mi?

(8) İki tarafa da eşit mesafede durmaya çalışıyor gibi yapması da iki uçlu bir tedirginliğin tezahürüdür.

Gezi Parkı Olayları’nda kategorik değerlendirmeleri ile iki tarafa da hem yakın, hem mesafeli durmaya özen gösteriyordu. 17 Aralık Operasyonu sonrasında bakıyorum, yine iki tarafa da eşit mesafede durmaya çalışıyor gibi yapıyor; operasyon ardından ilk Cuma hutbesini dinleyiniz (20.12.2013), bana hak verirsiniz. “Hiç kimsenin hesabına alet olmayalım.” sözünü bağlamı ile düşündüğünüz zaman bunu görürsünüz. Din algısı üzerinden de her iki taraftan teberri etme çabasındadır (14.02.2014).

Tehdit edildiğini söylerken, “Onlardan değilim.” imajı oluşturmaya iktidara yakın durmaya çalışıyor (03.01.2014). Zekeriya Öz’ün korumasını -sanıyorum re’sen- buna vermişler, öyküsünü anlatıyor ve “Düne kadar Zekeriya Öz’ün korumasıymış. Nereden bilebilirdim ki o’nun korumasını olduğunu?” derken de bunu yapıyor. Her şeyi bilen fakire demek ki bunu bilme nasip olmamış…

Şimdi böyle konuşuyor. Gülen ve cemaatinden beklentisi varken böyle konuşabilmiş miydi? Gülen ve cemaatinden beklentisi kalsaydı böyle konuşabilecek miydi? Gülen ve cemaatinin sultası altında olsaydı böyle konuşabilecek miydi? Gülen ve cemaati 17 Aralık Operasyonu’nundan amaçladıklarına ulaşmış olsalardı böyle konuşabilecek miydi?

Ak Parti kadrolarını muhafazakar ve gelenekçi İslam anlayışında olmakla itham ediyor; aslında bu değerlendirmesi doğru, ama bu değerlendirmeyi yapması gereken kişi o mu? O, bunu iki taraftan birine daha yakın görünmemek için yapıyor, her iki tarafı da tenkit ediyor gibi yapıyor; bunu yaparken de kendisine bir ‘özgünlük’ atfetmiş de oluyor, o da ‘bonus’u…

Ne ki ve görünen o ki, şimdilerde yön Pensilvanya’dan Ankara’ya döndü; kıble değişikliğini anlamakta zorlananlar bir de böyle okumayı ve üzerinde biraz düşünmeyi deneyebilirler. Bütün bunlar ‘niyet okuma’ değil, analitik ve eleştirel okumalarımla vardığım(ı düşündüğüm) basiretli sonuçlar… Değilse; Allah’ın, razı olmayacağı sözleri söylemekten O’na sığınırız.

Cemaate dönük soruşturmalarda, adli makamların ‘basiretli’ olması gerekir. O, bu amatör çabaları ile, ‘F-tipi’ örgütle ilişki kurduğunu, sağlanan konsensüsü, bu konsensüse riayetini, örgütün direktifleri doğrultusunda birkaç yıl ön çalışma içinde olduğunu örtmeye gayret ediyor. Her ne kadar Gülen ve cemaatine yönelik eleştirileri arasında “Takiyye konusunda Şia’yı geçtiler.”, “Cemaat Şia konusunda çok bölücü ama takkiye konusunda Şia cemaatin eline su dökemez.” gibi sözler söylese de, aynaya baktığı zaman da bu söylediklerinden daha farklısını göremeyecektir; ne ki, kendisi onlara göre daha kabiliyetsizdir.

Aslında, bunların hesabı o’ndan sorulmalıdırİslâm dini, İslâm Ümmeti ve TC Devleti nezdinde hiçbir açıdan meşruiyeti ve resmiyeti bulunmayan muarız bir örgüt ve lideri hakkında propaganda yaptığı, kitleleri yanılttığı, yıllarca örgüt lideri ile ilişki kurmanın yollarını aradığı ve örgüt yapılanmasının içinde yer almaya çalıştığı için hakkında soruşturma başlatılmalıdır. Suç müteselsil olarak işlenmiş ve temadi etmiştir. Örgütlü olarak işlenmesi planlanan suç (tam olarak) işlenememiş ve şüphelinin istemi dışında suç süreci kesintiye uğramışsa da, suçun hazırlık hareketleri ve suça teşebbüs aşamaları tamamlanmıştır. CMK hükümleri gözetilerek soruşturulmalıdır. 

Vakfın, derneğin, yayınevinin, TV kanalının, Kur’an Okulu’nun, Kur’an Halkaları’nın; kendisinin ve yakınlarının sahibi, ortağı, çalışanı olduğu diğer şirketlerin; bu kuruluşlar üzerinden geçen para akışının meşruiyet ve kullanım alanları bakımından detaylı olarak sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Yanlış hatırlamıyorsam, böyle bir soruşturmadan kendisi de söz etti, ama o soruşturmanın “Paralel yapı” tarafından tetiklendiğinden söz ediyordu; bence böyle bir soruşturmanın iktidarın insiyatifi ve bağımsız yargı mercileri tarafından yürütülmesi gerektiğine inanıyorum -ki, sağlıklı sonuç alınabilsin-. 

Kamuoyu ile paylaştığım bu bilgiler, bunları müdellel kılacak delil değeri taşıyan karineler ve yaptığı pek çok konuşmanın retrospektif kayıtları -şimdilerde yayından kaldırmış olsa bile- suça delil olarak görülmelidir. Soruşturma ile birlikte hakkında güvenlik tedbirlerine hükmolunmalı, yargılanmalı, aşamalarda ve ceza infazı sonrasında ‘denetim’ altında tutulmalıdır; bu tür amaçları doğrultusunda faaliyet yapmaktan men’ edilmeli, elde ettiği maddi ve manevi varlıkları müsadere edilmelidir. 

Değilse, bir hak yerde kalır; aynı suçlara teşebbüs eden veya işleyen herkes soruşturulur ve yargılanırken, onlara ceza verilir ve hükümleri infaz edilirken o niçin bunlardan muaf sayılsın ki? Soruşturmalar başladığında, soruşturmaya dâhil edilmesi için soruşturmayı yürüten savcılığa Mustafa İslamoğlu hakkında suç duyurusunda bulunmayı düşünüyorum. Ben suç duyurusunda bulunmadan önce de, cumhuriyet savcıları bu açıklamaları 'ihbar' niteliğinde görerek re'sen soruşturma başlatabilirler.

Sizce, o’nun kalbinde nifak, çabalarında hile ve desise, eylemlerinde suç ve günah yok mu? Tüm bu yaptıkları başka nasıl tanımlanabilir? Yoksa o, öteden beri çabalarının ne anlama geldiğini iyi biliyordu da, o yüzden mi fesat suçunun cezası ile ilgili muhkem hükmü (Kur’ân, 5:33) tahrif etmeye çalışıyordu?

* * *

Hacı Ali Doğan: İslamoğlu'nun Wisdomnet üzerindeki heveslerinden söz ettiniz. Bunu biraz açar mısınız?

Muhammed Fatih Ergün: (Yayından kaldırıldı)

AÇIKLAMA: Röportajımızın bu bölümünde Mustafa İslamoğlu'nun Wisdomnet bağlantısı ile ilgili Sayın Muhammed Fatih Ergün'ün açıklamaları olmuştu. 19.04.2014 tarihinde kendileri bu açıklamalarını yayından kaldırmamızı istemişlerdir, istekleri üzerine açıklamalar yayından kaldırılmıştır.

Kendileri ile ikinci bir röportaj hazırlığına başlamış bulunuyoruz. Wisdomnet ile ilgili açıklamaların yayından kaldırılma nedeni gerekçeli olarak ikinci röportajımızda yer alacaktır.

Hacı Ali Doğan: Wisdomnet organizasyonu Sayın Muhammed Fatih Ergün'e resmi açıklama göndermiştir (05.05.2014), bu açıklamayı söz verdiğimiz gibi yayınlıyoruz (Dil ve imla hataları göndericiye aittir, metnin aslını korumak niyetiyle geldiği gibi yayınlamayı uygun gördük)

Wisdomnet organizasyonundan, Sayın Murat Güzel ve Sayın Kemal Birtek'ten, organizasyonuna gönül verenlerden, davetli olarak Wisdomnet programlarına katılan Sayın Özlem Albayrak'tan ve kamuoyundan özür dileriz. Yakında yayınlanacak olan Mustafa İslamoğlu konulu ikinci röportaj çalışmamızda bu konu ile ilgili  Sayın Muhammed Fatih Ergün ayrıca kapsamlı bir açıklama yapmayı vaadetmişlerdir.

 

Sn.  Muhammed Fatih bey

Bir raportaj esnasinda WisdomNet, Murat Guzel, Kemal Birtek ve Ozlem Albayrak hakkinda soylediklerinizi okuduktan sonra cok uzulduk. Bu ifadeleri kim/niye kullanmis, bu ifade yanlisligini nasil duzeletiriz diye arastirir iken bir ortak tanidigimizin oldugunu ogrendik.  Sonrasinda ortak tanidiklarimiz vasitasi ile size ulastik. Gerek bu ortak tanidiklarimizin, gerekse bizim aciklamalarimizin ardindan ve siz, bizim hakkimizdaki gercegi ogrendikten ve size bizim hakkimizda yanlis bilgileri veren Ercan Harmanci beyin yanlisini kabul etmesi ve bizden yazili ozur dilemesinden sonra, Ercan Harmanci dan aldiginiz bilgilerle hakkimizdaki ifadelerinizde hata yaptiginizi yazili olarak kabul etmenizi ve yazinizdan kurumumuz, sahsimiz ile ilgili kisimleri cikarmanizi tamamen sizin samimiyetinizin bir parcasi olarak  goruyoruz. Bunun icin tesekkur ediyoruz.

Ne WisdomNet, ne Murat Guzel'in nede Kemal Birtek’in raportajinizda adi gecen kisi, kurumlar, cemaatler ile iddia edildigi gibi bir iliskisi olmamistir. WisdomNet ve yoneticileri, iddia edildigi gibi Islam’in yeniden yorumlanmasi gibi bir projenin icinde asla olmamistir.  Bunu yaptigi iddia edilen cemaatlar ve kurumlar ilede hicbir iliskisi yoktur. Islamin yeniden yorumlanmaya ihtiyaci olmadigi gibi insanlarin islami anlayisini arindirmaya ihtiyaci vardir

www.wisdomnet.org / www.thewisdomnet.org  resmi sayfalarimizdan yaptigimiz kurumsal kamuoyu aciklamasinda belirtildigi uzere Wisdomnet’in hic bir cemaat, vakif, dernek, parti ile kurumsal bir iliskisi yada ortak calismasi olmamistir. Wisdomnet; Islam paydasi altinda, buyuk cogunlugu arastirmaci, kaynaklari  sorgulayici ,farkli yelpazede dusunen insanlarin dusuncelerini paylastiklari bir platformdur.  Farkli dusuncelere acik oldugundan hicbir uyenin cemaatlerle iliskisi sorgulanmaz. WisdomNet düşüncelerin medenice ve özgürce paylaşıldığı bir bir platformdur.  Temel insani ,ahlaki ve fıtri değerler doğrultusunda, fikirlerin ötekileştirmeden paylaşımını sağlayan bir platformdur, ve kurumun yoneticileri platform’un bu özelliğini korumak ile gorevlidirler. 

WisdomNet, diline,  rengine, milliyetine bakmadan insanlık ailesinin ve bireylerinin haklarını savunur, her şartta mazlumun , hak ve adaletin yanında yer almayı ilke edinir. WisdomNet ana prensip olarak evrensel, fıtri  değerleri savunduğundan Türkiye’nin içinden geçtiği süreçte, Türkiye’de her tür vesayetin, zulmun  yıkılması, evrensel ve fitri normlar ölçüsünde hukuk ve adaletin tesisi, inaçlara özgürlüğün sağlanması, korunması ve geliştirilmesinde her türlü düşünsel desteği vermeye devam edecektir

Biz, Murat Guzel ve Kemal Birtek,  WisdomNet platformunda Muslumanlarin birbirlerini otekilestirmeden,  birbirlerine dusmeden medeni sekilde fikirlerini paylasmasina ve   bu platformun haktan yana tepki koymasina elimizden  geldigince  destek verdik.  Allah rizasi icin bir katki saglayan samimiyet sahibi herkesle bir selamimiz  oldu ama kendi cizgimizi de elhamdulillah hep koruduk ve dahasi selam verdigimiz  herkeste cizgimizi bildi. Allah’a mutlak teslimiyeti (tevhid)  iceren Kuran ve Sunnet, o cizgiden sapmayan sahabi ve islam alimlerinin yolunu yol bildik. Izzeti , Guclunun , zalimin, vesayetin, statukonun , nefsin yaninda degil sadece Allahin yaninda bildik, Dogru bildiklerimizi ve muslumanlarin haklarini savunmayi, Zalimlere yada bilmeden zulmedenlere, anlatmayi en buyuk ibadetlerden biri gorduk. Kinayanin kinamasindan asla cekinmedik.Bu baglamda yasadigimiz bati toplumunda , Turkiyede cogunun yaptigi gibi  batiyi sadece  uzaktan lafla elestirmek yerine, dogru bildigimizi, her insan icin hakki  ve adaleti  mesru zeminlerde ve batinin kurumlarda  anlatmayi insanlik adina gaye edindik.Arinmayida nefsimizi elinden tutan Yuce Allah tan istedik.

Selam ve Dua Ile

Murat Guzel

Kemal BIrtek

* * * 

 

4. Bölüm

Mustafa İslamoğlu

SONUÇ

 

Hacı Ali Doğan: Röportajımızın sonuna geldik; son olarak size şöyle bir soru yöneltmek istiyoruz, hoşgörünüze sığınarak… Mustafa İslamoğlu’nun hiç mi beğendiğiniz bir yönü yok, sürekli eleştirdiniz mi kendisini; hiç mi kendisine muvafakat etmediniz o’na?

Muhammed Fatih Ergün: Bir insanın her söylediğini ya da yaptığını eleştirmek ya da her söylediğini veya yaptığını benimsemek mümkün değildir. -Öncelikle kendi nefsim de dâhil ve başta olmak üzere- herkesi doğrularında doğrulamak, yanlışlarında doğrulamamak ve uyarmak, yanlışta ısrar ettiklerinde de desteklemememiz gerekir. Bir kimseyi sevmek, bizi o’na karşı kör ve sağır yapmamalı, bir kimseyi sevmemek de o’nun doğru ve güzel taraflarını görmemize engel olmamalıdır. Derdi hakikat ve adalet olan, insaf gözeten herkes için vazgeçilmez bir kriter bu söylediklerim… Kuşkusuz, bu kriter Mustafa İslamoğlu’nun da lehine işler, o’nun aleyhine negatif bir ayrımcılık yapmayız, yapamayız. Çünkü bir kimseyi doğru yolda görmesek, söylediklerini veya yaptıklarını doğru bulmasak, tarzını beğenmesek ve kendisini sevmesek bile ona karşı adil olma zorunluluğumuz vardır; Allah bu konuda bizi uyarmıştır, bunun tersini yaptığımızda bize kızar. Ben, öteden beri o’na karşı da adil ve insaflı oldum; eleştirilerimin çokluğuna rağmen, şu an benim mutedil halim bu… Örneklerle ve yaşanmış olaylarla yanıt vermek isterim:  

(1) Din istismarının bugünkü gibi belirgin olmadığı, bu denli göze batmadığı geçmiş yıllarda, İstanbul’da, Cuma namazı kılmak isteyen arkadaşlara, bu haftalık ibadetleri için hiç olmazsa o’nun mescidini tercih etmelerini önerdiğim çok oldu. Gerçi daha sonraları, o, az önce söylediğim gibi bu mescidin minberini müttehem olduğu ithamlarla, savunmalarıyla, gayrı meşru tarafgirlikleri ile bir takım kirli işlerine alet etti. Mesela, bu bile tek başına ne kadar dengeli davrandığımı göstermez mi?

(2) 1990’lı yıllarda, Ebu Said ile aralarında geçen Selefilik ve usul tartışmalarında; Ehl-i Sünnet fırkası mensupları ile aralarında geçen Şiilik hakkındaki kavgalarda, hayızlı kadının orucu, abdestsiz mushafa dokunma, (kadınlarla) anal seksin hükmü gibi gerekli gereksiz bir çok tartışmada hakikatin hatırına o’nu desteklemişimdir. Çünkü ardına düştüğümüz şey hakikattir, bize sevimli gelen bu olmalıdır.

(3) Kürt Formu’nda yaptığı bir konuşmadan ötürü ceza aldığı yıllarda mahkemelerin ceza kararlarını eleştirdim. Temyiz mahkemesinin murafaalı duruşma sonrasında aldığı onama kararlarını eleştirdim, bu ceza infaz edilirken (bir prensip olarak) tahliye olana kadar kendisini hiç eleştirmedim ve aleyhinde konuşmadım. Mahkûmiyet günlerinde o’nu ziyaret etmek isteyen ortak bir dostumuzu Sakarya’dan Gölcük Cezaevi’ne kendi özel aracımla bizzat ben götürdüm. O ceza kararını ve infazı hala -bugün bile- eleştiriyorum.

(4) İstanbul'da 2001 yılında düzenlenen Seyyid Kutub'u Anma Paneli'nde, Sayın Kürşat Atalar ile aralarında geçen "özgürlük tartışması" bahsinde Atalar'a ve söylemlerine karşı yine o'nu ben savunmuş, iki hafta boyunca aramızda devam eden yazışmalarımızda Atalar'ı tenkit etmiştim; -kendisi bundan hiç hoşlanmasa da- İslamoğlu lehine on üç yıl önce Atalar'a yönelttiğim o tenkitler bugün bile hâlâ Internet üzerinde (üstelik, Özel Kürsü'mde) yayınlanmaktadır.

(5) İslamoğlu, kıyafeti ile müsemma şarlatanımız Cübbeli’nin dini meselelerdeki sataşmalarına karşı kendisini tanımlayabilmek için kırk kılığa girerek dakikalarca dil dökerken o’nu ben savundum. TC mahkemelerinin 80’li yıllardaki ceza kararlarının fotokopilerini dağıtarak kendisine belden aşağı vurmaya çalıştığında, o, Akabe Vakfı mescidinin Cuma minberini üzerine atılı o suçun öyküsü ve savunması ile kirletirken , -hutbe esnasındaki perişan, çaresiz ve hiç de güven vermeyen o acınası haline rağmen-, bunun bir iftira olma ihtimali ya da -vâki’ ise bile- tevbe etmiş olma ihtimalini hatırlatarak yine o’nu ben savundum. Nasıl savunmazdım ki, Malkom X’in dediği gibi yapmam gerekirdi: “Ben gerçeğin peşinde idim, kimin söylediği önemli değildi; ben adaletinde peşinde idim, kim için veya kime karşı önemli değildi.” İslamoğlu, Cübbeli’nin kendisini eleştirdiği dini konularda haklı idi; ama kendilerini Mehdi gibi göstererek ‘geçinen’ sarıklı otoritelere (!), yaşadıkları her dönemde ilan edecekleri bir Deccal gerekli idi, İslamoğlu bu yüzden karşı tapınağın hedefinde idi. Bunu bildiğim için İslamoğlu’nun yanında durdum.

(6) Baran dergisinin benzer bayağı yayınları karşısında da aynı davrandım. Dahası, çevremdeki herkese o dosyanın kendisinin aleyhinde kullanılmaması gerektiğini söyledim; bugün de bu kanaatim üzereyim. Son iki beyanım, şehrinizden yayın yapan Sütun Haber sitesinin veri tabanı ile müdelleldir; önceki makalelerime bakılırsa bu söylediklerim orada görülecektir.

(7) Mezhepsizlikle, Şiîlikle (bu ikisi bir arada nasıl oluyorsa?) itham edildiğinde lehine söz söylemiş, o’nun kanaatlerini savunmuş, aleyhinde konuşan ve yayın yapanları kınamış bir kimseyim ben. Aslında, İslamoğlu’nun mezhepli olması ile mezhepsiz olması ya da bunların dışında “bir başka şey” olması o’nun için birdir. O’nun bundan daha öncelikli problemleri var, kendi içinde ve dışında onları halletmesi gerekir -ki, onlardan en önemlisi sürdürmekte olduğu tapınak ticaretidir; tapınağı lağvetmesi gerekmektedir-. Ne ki, Cübbeli’nin konusu bu değildir/olamaz; çünkü başka bir damardan ve bir başka tapınak üzerinden aynısını kendisi de yapmaktadır).

 * * *

Hacı Ali Doğan: Muhammed Fatih Bey; yoğunluklarınız arasında bize zaman ayırdınız, verdiğiniz bilgiler gerçekten çok değerli idi, teşekkür ederiz, Allah razı olsun, son sözlerinizi alalım.

Muhammed Fatih Ergün: Rica ederim, ben teşekkür ederim.

Bu bir röportajdı; bir makale, bir cerh çalışması veya reddiye değildi, bu yüzden çalışmanın formatı ile kısıtlanmak gibi bir dezavantaj söz konusu. Ben isterdim ki; bu röportajda her ne söylemişsem hepsini ilk kaynağından referans verelim. Ne ki, bir röportaj formatında bu mümkün değil.

Size bu söylediklerimden bir kısmını daha önce kendisine ve kızı Sayın Hümeyra İslamoğlu’na da gönderdim; daha özet içeriklerdi. Tevhidi Çekirdek Platformu’nda yayınladım, ikisi de hiçbir cevap veremediler. Kızı, -daha çok genç ve deneyimsiz-, babasını koruma ve savunma refleksi ile davranıyor ve hiçbir şeyin farkında değil. İslamoğlu ise, bilinçli olarak tartışmayı sürdürmek istemiyor; öyle sanıyorum ki, kızını da benimle tartışmayı sürdürmemesi ve uzatmaması için tenbihlemişti. Çünkü temadi eden ve uzun süren her tartışma o’nun yorganını daha çok kaldırıyor, yorganın altından çok pis kokular geliyor ve insanların gördüğünü de, hissettiğini de örtmek mümkün olmuyor.

“Niçin Mustafa İslamoğlu’nu eleştiriyorsunuz; oysa, faydalı olduğu çok alan var, o’ndan yararlanan çok kimse var, şahsen o’ndan çok şey öğrendim. Şu kişiler dururken niçin o’onu eleştiriyorsunuz?” formatında soran iyi niyetli, ama benim görebildiklerimi henüz görememiş bu kimselerin, görebildiklerimi görebilmeleri ve niçin o’nu (ve benzerlerini) eleştirdiğimi gereği gibi anlayabilmeleri için, 1998 yılında yazdığım “Niçin Açık Uyarı?” başlıklı makalemi okumaları gerekir, Internet üzerinde yayınlanmaktadır.

İslamoğlu hakkında en muhtasar sözüm şu olur: “Kalbi kirlidir, arınması gerekir; değilse, yazık olur”. Kendisine de ‘örtmediği’ taktirde, hakkındaki kanaatlerimin doğru olduğunu o’da iyi bilir: ne ki, itiraf etmek (samimiyet) ve dönmek (tevbe) kolay değildir, hele ki bu aşamada… Kendi çevresinden çok kimse, müesseselerinde çalışan ve ayrılanlardan çokları; sosyal hayatta ve yapılanmalarının içinde bulunmuş insanlar; bir dönem bir şekilde kendisi ile yakınlığı olan, sonrasında özenle kendisinden uzak duran herkes bu kanaatlerimin kolektif tanıklarıdır. Akabe Vakfı’nın ilk müdürü Sayın Ercüment Öztürk’ün -ki, tanıdığım ve saygı duyduğum bir insandır- ‘anlatmadıkları’ arasında da bilinmeye değer çok fazla şeyler oduğuna inanıyorum.

Bu, röportajda söylediklerim, Türkiye’de o’nun hakkında yapılmış en kapsamlı eleştirel değerlendirmedir, bir benzerine tanık olmadım. O, bu söylediklerimden ve kamuya açık paylaşımdan çok rahatsız olacaktır; bunu biliyorum; ama bu rahatsızlığı beni doğrular, haksız olmadığımı gösterir. Rahatsız olacaktır; çünkü o, öğüt verir, “öğüt vermeyi” sever; kendisine öğüt verilmesinden hoşlanmaz ve öğüt verenleri sevmez, ne kadar samimi, güvenilir ve emin olursanız olun… O, bu eğilimi ile bize Salih peygamberin kavmini hatırlatır; ya da kim bilir, -her ne kadar umudum yoksa da- belki de tevbe ve arınmasına vesile olur -ki, bunu o’nun lehine içtenlikle dilerim-. Gerçek “hitâmuhû misk” de bu olur, aslında...

Lehine olan bu beklentimiz gerçekleşmezse -ki, benim tanıdığım Mustafa İslamoğlu için bu bakımdan umutlu değilim-; bu röportajda kendisine yönelttiğim suçlamaları dikkate almama pişkinliği, sessiz kalma uyanıklığı, zamana bırakarak unutulmasını sağlama çaresizliği ve geçiştirme cambazlığı yerine, kamuya açık, kendisini rahat hissedeceği, kendisini dilediği gibi savunabileceği, bana da dilediğini söyleyebileceği- bir ortamda benimle  tartışıp halkı buna tanık kılabilir mi? Daha da hafifleteyim: en azından, mütekabiliyet koşullarında iki tanıkla bunu bire bir benimle yapabilir mi? Kaldı ki, kendisine herhangi bir hüküm infaz edecek de değiliz, bu bizim işimiz değil...

Son olaylarda, “Paralel” nitelemesi ile meşhur örgütün kendisini, yakınlarını ve sosyal çevresini ‘dinletmesi’ne reaksiyon gösterirken, “Benim gizli-saklı hiçbir şeyim yok, rahatım, tüm dinlediklerini kamuoyu ile paylaşabilirler; ama aynısını kendileri için de yapabilirler mi?” diye sorarak meydan okuyan bu zat, -dozu hiç önemli değil- bana ve benim kendisine yönelttiklerime karşı da aynısını yapabilir mi? Eğer yapamazsa, üzerinde duraksanması ve kendisine rezerv konması gereken kişi kendisidir; bu bilinmeli ve gözetilmelidir. O, daha önce açıkça yaptığımız benzer bir çağrıya karşı da birkaç yıldır kesintisiz sürdürdüğü sükut orucundan hâlâ iftar etmiş değildir, bu da göz önünde bulundurulmalıdır.

O’nun bu gayrı ciddi tavırları o’na toz kondurmayan hayranları tarafından “O’nun işi var, o böyle şeyleri veya sizi muhatap bile almaz” acizliği ile savsaklanmaktadır. “Meyve veren ağaç taşlanır” özdeyişini kullanma uyanıklığı ve pişkinliği ile söylemlerimi yok sayacak çok kimse olabilir, düşük bir şekilde verilmek istenen mesajı veya vereni sabote etmek isteyenler de çıkabilir; -başta kendisi olmak üzere- o’na olan yakınlık derecesine ve nedenine bağlı olarak herkes bu potansiyeli az ya da çok taşıyor olabilir. Ne ki, ben bilmediğim bir şeyi söylemedim, ne dediğimi iyi biliyorum; altında kalacağım hiçbir şeyi söylemiş ve isnat etmiş değilim, buna tenezzül de etmem; iftira etmedim, bundan da Allah’a sığınırım. İsbat edemeyeceğim hiçbir şeyi iddia etmedim; kamuoyuna gizli kalan bazı şeyleri -bildiğim halde- söylemedim, söylemem de; söylediklerim kamunun da tanık oldukları... Size de, yayınlanmadan önce bu röportajı kendisine göndermenizi istiyorum; yönelttiklerim karşısında söyleyebileceği bir sözü varsa eğer, bunu söylesin ve cevap hakkını kullansın, bunu o’ndan esirgemeyelim. Bununla birlikte, -baştan kullanabileceği bu hakkına rağmen- bunu kendisi kullanmaz veya yayın sonrasında itiraf ya da haklı savunma niteliği taşıyan sözler yerine yok saymak, hiçbir şey söylememek, geçiştirmek, atağa geçmek ve karalamak gibi düşük yöntemlere tevessül edilmesin; çünkü geçmişe dönük çaplı bir okuma ile kendisi hakkında son otuz yıla tanıklık ediyorum, bu tanıklığa yazık olursa ayıp olur.

Benzer çabalarınıza “kendi formatımda” her zaman destek veririm, kaldı ki formatımdan da hoşnutsunuz zaten. Çalışmalarınızda başarılar dilerim, çabalarınız Allah’ın yanında hayırlı karşılıklar bulsun, Allah sizlerden de razı olsun, değerli kardeşim. Rabbimizle, O bizden razı olduğu halde buluşacağımız bir ân diliyorum, hepimiz için… 

Muhammed Fatih Ergün

mfe@mfe.name

Kaynak: Editör:
Etiketler: ÜÇ, MUSTAFA'DAN, HANGİSİ, DOĞRU, SÖYLÜYOR?, , II., KISIM,
Yorumlar
Haber Yazılımı