Haber Detayı
27 Ekim 2014 - Pazartesi 17:55 Bu haber 4376 kez okundu
 
ÜÇ MUSTAFA'DAN HANGİSİ DOĞRU SÖYLÜYOR? I. KISIM
İslâm Ümmeti arasındaki ihtilafları sürekli gündeme getirmesi, intihalleri, Fethullah Gülen ve örgütü ile ilişkisi, son zamanlarda da siyasi konularda hayli çekinceli ve çelişkili açıklamaları ile dikkat çeken Mustafa İslamoğlu hakkında, o'nu en iyi tanıyanlardan biri olan Sayın Muhammed Fatih Ergün ile Genel Yayın Yönetmenimiz Hacı Ali Doğan'ın yaptığı röportajı sizlere sunuyoruz.
Röportaj Haberi
ÜÇ MUSTAFA'DAN HANGİSİ DOĞRU SÖYLÜYOR?  I. KISIM

Röportajımızda görüleceği üzere, genellikle Mustafa İslamoğlu'na ait kaynaklara öncelik verilmiş; kendi söylem, eylem ve eserleri referans gösterilmiştir. Röportajda kendisi hakkında her ne söylenmişse, hepsinin kaynağı öncelikle kendisidir. Bunun yanı sıra verilen bilgiler de belgeli ve tanıklı bilgilerdir. Ayrıca, röportajımızın girişinde Sayın Muhammed Fatih Ergün hakkında da tanıtıcı bilgiler almaktadır.

Eğer Mustafa İslamoğlu kendi halinde bir şair ya da konfeksiyoncu olarak yaşamını sürdürse idi, bunlara hiç gerek olmayacaktı. Ne ki, kendisi  tarafından "Hoca" olarak görülmekte; kişiliği, hevası, yetersizliği ve basiretsiz tercihleri ile yanlışların çoğalmasına öncülük etmektedir. Bu nedenle, Sayın Muhammed Fatih Ergün'ün kanaat ve tenkitlerini çok önemli buluyor, bunları siz değerli okuyucularımızla paylaşıyoruz.

 

RÖPORTAJ 

ÜÇ MUSTAFA 

(Mustafa İslamoğlu) 

İslam Medya, Hacı Ali Doğan

Muhammed Fatih Ergün 

 

      De ki: “Yaptıkları işler bakımından en çok kaybeden kimseleri size haber verelim mi?” Onlar,   “iyi işler yaptıklarını sandıkları halde”dünya hayatındaki “tüm çabalarında sapıtmış kimseler”dir. Onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’nunla karşılaşacaklarını göz önünde bulundurmayan (bilinçlerini buna kapalı tutan) kimselerdir; bunun için de “yaptıkları boşa çıkmıştır”. Böyle olunca, kıyamet gününde “onların yaptıklarına hiç değer vermeyeceğiz” (amellerini hiç hesaba katmayacağız).”

(Kur'ân, 17:103-105)

 

I. KISIM

1. Bölüm

Muhammed Fatih Ergün

mfe@mfe.name

Hacı Ali Doğan: Muhammed Fatih Bey; röportaj teklifimizi kabul ettiniz, zaman ayırdınız, çok teşekkür ediyoruz. Sizi biraz tanıyarak başlangıç yapalım; Muhammed Fatih Ergün kimdir, lütfen kendinizi tanıtır mısınız? 

Muhammed Fatih Ergün: 1968, Zonguldak doğumluyum. Geleneksel din algısına sahip bir anne ve babanın ilk çocuğuyum. İlk ve orta öğrenimimi doğduğum ve büyüdüğüm bu şehirde tamamladım, iki ayrı lise  mezunuyum; iki ayrı üniversitede okudum, mezun değilim. Şimdilerde ise, -teamül bakımından yaşımla çok  doğru orantılı bir eğilim değilse bile, hissettiğim bir başka gereklilik nedeni ile- Hukuk Fakültesi’ni amaçlayarak yeni bir üniversite eğitimi için hazırlık yapıyorum.

Merkezi Ankara’da olan bir bilişim şirketinin kurucu  ortağı ve şirket müdürüyüm. 1996 yılından bu yana Internet üzerinden e-ticaret yapıyorum; çok sayıda özgün ürünlerim ve projelerim var. Bilişim ve inovasyon alanındaki teknik ve ticari çalışmalarımın yanı sıra; iki yıldan bu yana Yalova’da, AB ve Dünya Bankası’ndan iki ayrı hibe projesi yürüten bir tarım ve hayvancılık şirketinin proje koordinatörlüğünü yapıyor, yurt dışı bağlantılarını yönetiyorum.

-Geleneksel de olsa- İslâm dîni ile tanışmam, aile ortamım ve mahalle mescidinde olmuştur. Sözünü ettiğim bu dönem, çocukluk yıllarımıza tekabül eden 12 Eylül öncesi yıllardı. İhtilâlin olduğu yıl -henüz 12 yaşında ergenlik yaşına yeni girmiş küçük bir çocuk olmama rağmen- darbeyi, darbecileri ve onların ideolojisini sorgulamış, Kenan Evren ve arkadaşlarını hiç sevememiştim. Türkiye onları geçtiğimiz yıllarda daha yeni sorguladı, yargılanıyorlar; “dağ fare doğurmasa” diye bekliyorum. Bununla birlikte, çok iyi hatırlıyorum; öncü kimseler olarak bilinen meşhur zevatın mezhep kavgası yaptığı o yıllarda, İran Devrimi’ni destekliyor, mü’minlerin yanında (safında) Amerika’ya karşı duruyordum; bu kulvarım hiç değişmedi.

Kitabevlerinin çok fazla ilgi gördüğü yıllarda, önce küçük bir kitabevim oldu, daha sonra Tevhid Kitap Kulübü’nü kurmuştum. Uzun yıllar Tevhîdî Çekirdek dergisini yayınladım, bu dergide yazıyor ve editörlük yapıyordum; dergimizin iyi bir tirajı vardı, yurt içi ve yurt dışı dağıtımını yapıyorduk. 28 Şubat döneminde, dönemin DGM savcısı Nuh Mete Yüksel’in başlattığı bir soruşturma sonrasında, Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde hayâli bir örgüt davasında yargılandım; ‘iddia’dan ‘iftira’yı anlayan meşhur savcı, kendi küçük dünyasında bir örgüt kurmuş, iddianamesinde örgütün adını da koymuştu: “Tevhîdî Çekirdek Örgütü”. Yine o dönemde, Açık Uyarı fasikülleri ile bazı kanaat önderlerini tenkit ettim, uyardım. Bunlardan hatırı sayılır bir tanesinin -ki, o daha sonra vefat etmiştir, Allah rahmet ve mağfiretiyle karşılasın-, sahih bir inanç ve doğru bir yöntemle buluşmasına (tevbe) vesile oldum; bununla huzur buluyor, mutlu oluyorum. Nisa adında bir başka fasikül ile, kimliğini yitirmiş, gelenekle modernitenin arasına sıkışmış kalmış kadınlara şahsiyet kazandırmaya yönelik bir eksende küçük çaplı çabalarım oldu; özgün kanaatlerimizle bazı ezberleri bozmuştuk. O dönemlerdeki bu gayretlerimize tanık olan ve bunlardan yararlanan iki önemli isim, şimdilerde Türkiye’de söz sahibi oldukları çevrelere bu cehdimizi, seminer formatında ve uygulamalı eğitimlerle sunmaktalar. Mütevazı imkân ve gayretlerimizle nüvesini oluşturduğumuz o çabalar şimdi kurumsallaşmış ve kitleselleşmiştir; bunun için ancak Allah’a hamdedilir; o çabalarımızın Allah’ın yanında kabul görmesini dilerim.

Tefekkürlerimle ilgili tekâmülümde net bir tarihten söz edilemez; bu benim için kutlu olduğuna inandığım otuz beş yıllık bir süreçtir ve devam etmektedir. Öncelikle, insanlardan ve kültürel kabulleri ile kendilerini Müslüman (doğrusu: “Muslim”/”Muslime”) olarak tanımlayan kimselerin çoğundan çok farklı bir din ve usul algısına, kaynaklara bakış açısına sahip olduğumu söyleyebilirim. Sürekli aklederek ve sorgulayarak yaşadım. Değer verilmeye değer kimseleri tanıdığımda onlara değer verdim, kendilerinden yararlandım, vefalı oldum; tekâmülün de zaten bu akletme, sorgulama, samimiyet ve tevazuya bağlı olduğunu düşünüyorum. Bunun için de Allah’a hamd ve minnet ederim -ki, O bana iyilik yaptı, beni donattı, kullarından çoğuna üstün kıldı, bugünlere ulaştırdı; güzel bir birikim, iyi bir algı ve nice önemli deneyimler bahşetti-.

Din eğitimi bakımından ‘mektepli’ değil, ‘alaylı’yım. Dine davet ve tebliğ, yüklendiğim bir görev değil; bana yüklenmeyeni kendime yükleyerek işgüzarlık etmiyorum -ki, bu sadece kişinin kendi nefsine yazık etmesinden başka bir şey değildir-.  Din, benim için bir meslek de değil… “Hoca” değilim, “Efendi” değilim, “Hocaefendi” hiç değilim; hiç kimseye “abilik”, “üstatlık”, “şeyhlik” yapmıyorum/yapmak istemiyorum. Hiç kimseden söylediklerime hemen inanmasını ve bana tabi olmasını istemiyorum, kimseye vaziyet etmiyorum, kimseleri organize etmiyorum; hiç kimsenin bu anlamda gereksiz bir yükünü yüklenmiş değilim, bu vurgulu tercihlerimde bilinçli ve ısrarlıyım. Ama, bilgi ve tecrübenin paylaştıkça çoğalacağına inanan, yeri geldikçe bunu yapmaya çalışan, repertuvarımda ne varsa bunu paylaşmayı ‘infak’ gören bir insanım; bunu da doğruyu ve direnmeyi (hakkı ve sabrı) işaret etme (tavsiye) adına yapıyor, bundan öte kendimde hiç bir misyon vehmetmiyor, bu kadarını yapmayı doğru ve iyi bir iş (salih amel) olarak görüyorum. Bu arada, gördüğüm yanlışları açık bir dille tenkit ediyor, tenkide medar bir durum gördüğümde hatır gözetmiyorum; dostların deyimi ile hiç kimseye ‘eyvallah’ etmeyen bir insanım.

İnsanların dinleri ve dünyaları üzerinde hiçbir hesabım yok, geçimim bu yolla değil… Böyle olması, öncelikle insanı iç ve dış dünyasında özgür kılıyor; böyle olunca, insan, üzerinde hiçbir baskı, içinde hiçbir kaygı hissetmeden içtenlikle konuşabiliyor, yazabiliyor, yaşayabiliyor. Bu biraz da insanın kişiliğine ve eğilimlerine bağlı… Allah’ın üzerimizdeki nimetini anma (tahdis-i nimet) kabilinden söylüyorum: Böyle davrandığınızda, insanlar konuştuğunuzda sizi dinliyor, yazdığınız zaman okuyorlar, dinledikleri ve okudukları zaman beğeniyorlar. Allah uzakları yakın ediyor, yeni tanışmalar ve dostluklar yaratıyor; toplum veya Ümmet ölçeğinde bir gereksinim olduğunda dostlar “Lütfen bu konuda bir şeyler söyleseniz, yazsanız…” diye(rek) talepte bulunuyor, onurlandırıyor. Siz de buna güzel bir örneksiniz: Sizinle de daha önce tanışmıyorduk, bir münasebet düştü, tanıştık ve röportaja konu ettiğiniz kişiyi bana sordunuz. Neden? Oysa, o’nu ve ne yapmak istediğini sorabileceğiniz pek çok kimse de vardı: yakınları, dostları, mesai arkadaşları, çevresi, hemşehrileri, sosyal medya takipçileri, vb… Değil mi? Bunun için de Allah’a hamdediyorum, doğruyu arayan dürüst kimseler nezdindeki rüçhaniyetimiz gerçekten çok onurlandırıyor.

Büyük bir bölümünü çok büyük bir çaba ve emekle, yüreğimden gelenleri gözlerimden akıttıklarımla arıtıp damıtarak, bir dönem “taş medrese” koşullarında hazırladığım -ki, bu tür çalışmaların yeri gerçekten de taş soğuklarını iliklerinize kadar hissettiğiniz o yerlerdir-, çok özgün bir çalışmam tamamlanmak üzere... İmbik adını vermeyi uygun bulduğum bu çalışma uluslararası A4 sayfa standartlarında iki bin sayfaya baliğ oldu; altı binden fazla dipnot içeriyor, beş cilt olarak basılmasını planlıyorum, sesli ve görüntülü interaktif versiyonunun yayınlanması da ayrı bir dileğim... Bu çalışma ile hayatımın hâsılası sayılabilecek deneyim ve birikimlerimi paylaşmak niyetindeyim; bunu benden “bâki bir kelime” olarak miras bırakmak istiyorum, -ki, benden sonrası için geriye “doğru bir söz” kalsın-. Bu duygularımı da Allah’ın bir başka lütfu olarak görüyor, Allah’a teşekkür ediyorum.

* * *

Hacı Ali Doğan: Öteden beri,  makalelerinizi ve sosyal medyadaki özel paylaşım ve yorumlarınızı, tartışma ve mesajlarınızı ilgi ile takip ediyoruz. Dili çok güzel kullanıyor, meramınızı çok iyi anlatıyorsunuz; gıyabınızda konuştuğumuz ve birlikte sizi andığımız kimseler de bu konuda benimle aynı görüşte. Fakat, genellikle eleştirel bir üslubunuzun olduğunu görüyoruz, söylemlerinizin sert oluşu ilk etapta göze çarpıyor, çok öfkelisiniz. Bu tarzınız eleştirdiğiniz kimseleri rahatsız da eder, çoğu kimse buna tahammül edemez; özellikle de herkesin kendisini bir başkasından müstağni gördüğü günümüz koşullarında… Bunların farkında olmalısınız ve üslubunuzdaki sertliğin makul bir nedeni ve gerekçesi olmalı, nedir bunun nedeni ve gerekçeniz?

Muhammed Fatih Ergün: İlginiz için teşekkür ederim, bu beni mutlu ediyor… Allah’ın, ilgi ve teveccühlerinizi lehime tanıklık saymasını ve kabul etmesini dilerim.

Eleştiri kötü bir şey değil… Eleştiri insanı olgunlaştırır, yanlışlarını tashih eder. Samimi ve hakkı arayan bir/her insan, eleştiriden hiç rahatsız olmaz, eleştirinin kimden geldiğine bile bakmaz, kendi işine bakar. Basiret sahibi bir/her insan -değil eleştiriden rahatsız olmak-, onu arar/diler/ister, bulduğunda nimet bilir, o eleştiriden yararlanmaya bakar. Sözü dinlemek ve en güzeline uymak gerekir, değil mi? Söz bazen eleştiri de içerebilir; içeriğe göre üslubunuz da değişebilir, sert bir dille eleştirebilirsiniz. Eleştiren de, eleştirilen de iyi niyetli olmalı, birbirinin niyetlerini gözetmeliler; niyetlerde problem yoksa tahammül gerekir.

Üslup sertliği şeklinde nitelendirdiğiniz durumun tek nedeni,  Allah ve din adına yapılan haksızlıklara ve haddi aşan kimselere tahammülsüzlüğüm, din üzerinden geçinmeyi kendileri için yaşam biçimi haline getirmiş tapınak tacirlerine duyduğum yoğun öfkedir. Sentetik ulemayı deşifre etme, onların yüzlerindeki maskeyi indirme konusunda Allah’a verdiğim bir sözüm var; bu, benimle Allah arasında çok eski bir ahittir, bu ahit üzere yaşıyorum, ahdimi korumaya özen gösteriyorum. Aslında yapmaya çalıştığım, yiğitçe “Kral çıplak!” demekten öte bir şeydeğildir.

Dini meslek edinen, din üzerinden geçinen, Allah kendisine hiçbir şey yüklemediği halde kendi kendisine bir şeyler yüklenen, hiçbir misyona sahip olmadığı halde ‘misyonerlik’ yapan, -böyle adlandırmasa ve nitelendirmese bile- bir çeşit peygamberlik edaları ile kendisini hiç de hak etmediği bir konumdan sunan, kendisini nispet ettiği dini seven ama bilmeyen samimi kitlelerin duygusal ve maddi kaynakları üzerinden devşirdiği rantlarla geçinen kimseleri gördükçe midem kalkıyor. Din satmak, din ile geçinmek, bunun ‘dileyerek’ bile-isteye olması... Benden önce bunu bir diyenin dediği gibi, keşke bu kimseler “sırtlarında içi b… dolu bir hayvan işkembesini taşıyarak yaşasalardı da, din üzerinden geçinmeselerdi…” Böyle yapsalardı, bu, bugünkü yaptıklarından çok daha kötü olmazdı. Öfkem bu yüzden…

Alternatif tıbbın imkânları ile vücudumuzda biriken zararlı toksinlerden bünyemizi arındırmak için ‘detoks’ yaptığımız/yaptırdığımız gibi, emek veya kulak vererek elde edeceğimiz nezih bir algı ile, Allah’ı, O’nun dinini, Ümmetimizi ve (hattâ, “dışımızdakileri de”) bu bezirgânlara karşı uyarmak gerekiyor. Bezirgânlık edenleri ‘toksin’ olarak görüyor, onların bünyemiz için zararlı artık ve atıklar olduğunu düşünüyorum. Bu kanaatimde tutarlı ve istikrarlıyım; hatır gönül dinlemiyor, sadece Allah’ın hatırını gözetmek istiyorum.

Yerli yersiz sürekli iltifat görmüş, bu yüzden egosu hayli tavan yapmış, yegâne kaygısı ‘beğenilmek’ olan kimseler eleştiri aldıklarında rahatsız olur. Aslında, gerçek değeri şöhretinden çok daha az olan böyleleri, iğreti imajlarının zedelenmesi ve çıkarlarını yitirme kaygısı ile eleştirilmek istemezler. Değilse, samimi insanlar eleştiriden hiç rahatsız olmaz; tam tersi, onlar eleştiri yapmayı ibadet, kendilerine yapılan eleştiriyi sermaye bilirler, eleştiren kimselere içtenlikle teşekkür ederek karşılık verirler. Onlar, Rasulullah’ın (s) arkadaşlarından Ömer’e nispet edilen “Bizi uyarmazsanız sizde, sizi uyarmazsak bizde hayır yoktur.” sözündeki değerli kaygıyı gözeten kimselerdir; ben de öyle olmaya çalışıyorum. Çünkü, biliyoruz ki, bir mütefekkirin söylediği gibi “yanlışlarımız boynumuza yapışmış akrep gibidir”; boynumuzdaki akrebi bize gösteren birisine tavrımız ne olur/ne olmalıdır?

Eleştirdiğim kişilerin bundan rahatsız olmaları dikkate alınmaya değer bir durum değil; bunu dikkate alırsanız Allah’ı ve O’nun rızasını dikkate almıyorsunuz ya da hatır gözetmede daha hatırlı bulduğunuz o hatalı kişiyi Allah’ın hatırına tercih ediyorsunuz demektir. Ben eleştirimin ‘yerinde’ olup olmadığına bakarım; eleştirdiğim kişinin kim olduğuna bakmam, bu önemli değil. Eleştirirken niyetime dikkat etmem ve içerik hakkında ‘yeterli’ olmam benim için yeterlidir.

* * *

Hacı Ali Doğan: Eleştirdiğiniz diğer kişiler kimlerdir; onları niçin eleştirmiştiniz, örnekler verebilir misiniz?

Muhammed Fatih Ergün: Internet üzerinden de kolaylıkla ulaşabilirsiniz: 1997 yılında, Açık Uyarı fasikülleri yayınlayarak, Türkiye’de Selefîlik adı altında Vahhabîlik pazarlayarak geçinen kiralık bir Suûd ajanını deşifre etmiştim; kişilik problemleri, idlâl, iğfal ve ihanetleri nedeni ile yapmıştım bunu. Ebu Said kod adlı Mehmet Balcıoğlu, bu deşifre sonrasında Türkiye’de kelimenin tam anlamı ile bitmiş-tükenmiş, kısa bir süre sonra geldiği ülkeye dönerek orada kendisini daha önce benimle tanıştıran arkadaşlara hayli sitem etmiş, -rivayete göre- benimle ilgili onlara öykünürken ağlamıştı. Ebu Said, -aradan geçen 17 yıla rağmen- bir türlü iftar edemediği “sükût orucu”nu hâlâ tam bir kararlılıkla sürdürmektedir; şimdilerde de hayli bitkin düştüğünü duyuyorum. O, şimdiye kadar hiçbir uyarının kendisine fayda sağlamadığı bir kişi idi.

1998 yılında, Müslim Gündüz ve Aczimendileri basın yolu ile uyarmıştım; ancak, o dönemin konjonktürü gereği, -tenkit içerikler bakımından değilse de- üslup bakımından onlara karşı daha müşfik olduğum söylenebilir.

Yine aynı yıl, -sizin de dikkatinizi çekmiş, buyurduğunuz gibi- hayli eleştirel ve sert bir üslupla Sayın Prof. Dr. Esad Coşan’ı yine bir Açık Uyarı ı fasikülü ile uyarmıştım. Bu uyarı sonrasında, hiç beklemediğim enteresan bir duyarlılık gördüm; aradan geçen 16 yıla rağmen buna hâlâ hayret ederim. Coşan, 28 Şubat döneminde Avusturalya’ya göç etmişti, orada yaşıyordu; dergimizin kendisi ile ilgili o sayısını Hak-Yol Vakfı Sakarya Şubesi aracılığı ile kendisine göndermiştim. Kısa bir süre sonra, -eleştirilerimin yoğunluğuna ve üslubumun sertliğine rağmen- o’ndan çok naif bir mektup aldım, kendi el yazısı ile yazmış göndermişti; teşekkür ve dua ediyor, uyarılarımı dikkate alacağını, değerlendireceğini söylüyordu. Üzerinden bir yıl geçti; vefatından bir hafta önceki Cuma hutbesinde İslâm’ın temel kaynaklarına dönülmesi gerektiğini, yıllarca insanları derviş olmaya çağırdıklarını, yapılması gerekenin bu olmadığını, yanıldığını, aslında bunun gereksiz ve faydasız olduğunu, iyi bir insan ve iyi bir Müslüman olmanın yeterli olacağını “çok açık bir dille” söylüyordu. Komplekssiz söylemlerinden öyle anlaşılıyordu ki, hiçbir hesap yapmıyordu veya o güne kadar yapmışsa da artık bunu bırakmış, -ömrünün son demlerinde de olsa- vicdanının sesine kulak vermiş, Allah’a doğru ‘doğru’ bir yol tutmak istemişti. Allah’tan, o’nun bu samimiyetinin kabulünü diliyorum. Bu anımı hiç unutamam, hatırladıkça çok duygulanırım.

90’lı yıllarda niyet ettiğimiz bir dizi Reddiyeler çalışmamız vardı; o yıllarda, stilimde geleneğimizden gelen o kadim ‘reddiye’ kültürü baskındı. Külliyat halinde basılması düşünülüyordu, baskısı ve dağıtımı Sayın Dr. Vahit Metin’in çabaları ile Tevhid Yayınları tarafından yapılması tasarlanmıştı. Yine 28 Şubat dönemine tekabül eden o yıllarda ne hazırlanabildi, ne de yayınlanabildi; ön hazırlıkları hâlâ hatıra olarak arşivimdedir.

Sonraki yıllarda davranış ve algı bozuklukları, aşırılıkları ve ‘tefekkür’ güzelliği yerine ‘fikir’ sığlığı ile göze çarpan teorik taşkınlıkları nedeni ile Mehmet Pamak’ı uyardım. Uyarılarım sonrasında bana küstü; o kendisine öğüt verenleri sevmiyor, bunu o’na da açıkça söylemiştim. Kamuoyuna açık tartışmalarımız Internet üzerinde yayınlanmaktadır.

Benimle yaptığınız bu röportaj da Mustafa İslamoğlu ve bağlıları için bir “açık uyarı” olarak görülebilir. Kendisi istifade edemezse, sevenlerinin istifadesi umulur.

* * * 

 

2. Bölüm

Mustafa İslamoğlu

ELEŞTİRİ

 

Hacı Ali Doğan: Sizinle bu röportajı planladığımızda, biraz da hiciv yollu olarak söyleşi başlığımızın “Üç Mustafa” olmasını önermiştiniz. “Üç Mustafa” ile ne kastediyor, ne anlatmak istiyorsunuz?

Muhammed Fatih Ergün: Mustafa İslamoğlu, kendisi daha önce "Üç Muhammed" adında bir kitap yazmış ve yayınlamıştı. Biliyorsunuz, o, bu çalışmasında, İslâm Ümmeti arasında iki büyük topluluk olan Selefilerin ve Sûfilerin peygamber algısını tenkit ediyor, Kur’ân’ın tanımına uygun gördüğü bir peygamber algısını öneriyordu. Bu yüzden eserinin adını Üç Muhammed koymuştu; İslâm dünyasında üç ayrı Muhammed algısının olduğunu söylemek istiyordu.

Benim “Üç Mustafa” önerim, -buyurduğunuz gibi, evet, hicvederek- geçmişinden bu güne o’nun sürecine bir atıftı. Biliyorsunuz, kendisinin çok tutarsız bir serüveni var: Babası Sayın Ahmet İslamoğlu’nun, küçüklük yıllarındaki çevresinin ve o dönemde bağlı olduğu tarikatın din algısı ile geçen çocukluk ve gençlik yıllarının bir kısmını bir Mustafa (ilk Mustafa dönemi) olarak görebiliriz. -Geçmişinden tam anlamı ile ve gereği gibi arınamamışsa da… bir takım tumturaklı ifadelerle o dönemine (de) sahip çıkıyor olsa da/öyle gibi görünse de…- kısmen tekâmülünden söz edebileceğimiz ve geçmişine göre daha doğru bir çizgi üzerinde olduğu(nu söyleyebileceğiz) ikinci bir Mustafa dönemi var. Din üzerinden elde edilen maddi ve manevi rantın, riyânın, popülarite arayışının, şöhretin ve bunlara ulaşmak uğrunda verilen önemli ödünlerin, atılan bin bir taklanın, böylelikle ortaya çıkan kötü bir sapkınlığın oldukça baskın ve belirgin olduğu üçüncü bir Mustafa dönemi de var; o da şimdiki dönemi… Üç Mustafa’nın her üç dönemini kendi koşulları içinde ayrı ayrı eleştiriyorum.

Bununla birlikte, kaç Mustafa’dan söz edeceğiniz, ayrı birer Mustafa olarak gördüğünüz dönemler için neleri baz aldığınıza bağlıdır; ben, öncelikli ve önemli gördüğüm içeriklere ait dönemleri esas alıyorum. Biraz detaylara girecek olursak daha çok Mustafa listeleriz ki, o zaman da üç Mustafa yerine çok Mustafa’dan söz etmek gerekir, ama bir röportajın hacmi bu denli bir yoğunluğu kaldırmaz.

Sırasıyla düşünür (tefekkür), döner (tevbe), arınır (tezkiye), düzelir (ıslah) ve sakınırsa (takva) bu da dördüncü bir Mustafa dönemi olur ki, kuşkusuz tüm dönemlerinden hayırlı olur. O bunu diler ve Rabbine doğru bir yol tutmak isterse, bağışlanma taleplerini (istiğfar) Allah’ın değerlendireceği ve o’nu en doğru olana ileteceğini umarım. O bunu dilerse, biz de o’nun için bunu dileriz; ama, o’nda böyle bir dönemin belirtilerini şimdilik görmediğim için “Üç Mustafa” ekseninde konuşuyoruz.

* * *

Hacı Ali Doğan: Ne zamandan bu yana kendisini tanıyorsunuz? Mustafa İslamoğlu’nun kişiliği ile ilgili değerlendirmelerinizi alabilir miyiz, bu konuda neler söylemek istersiniz?

Muhammed Fatih Ergün: O’nu gençlik yıllarından biliyorum. Ribat dergisinde yazdığı 80’li yıllardan biliyor, Mısır’dan döndüğü 90’lı yıllardan tanışıyor, o’nu “iyi tanıyor” ve izliyorum. İzlemelerimde iyi bir gözlemciyimdir. Son yirmi yılı üzerine yaptığım analizler, ilk iki Mustafa döneminde yaptığım analizlerden çok daha fazla ve önemli. Bunun yanı sıra, o’nu iyi tanıyan, hiç duraksamadan kendilerini güvenilir bulduğum adil ve insaflı mü’minlerin tanıklıkları, değerlendirme ve anıları da analizlerimde müessirdir; biz bunlara “nitelikli doneler” diyoruz. Bu yüzden, Mustafa İslamoğlu’nu değerlendirme (cerh ve tadil) bakımından kendimi ‘yeterli’ buluyor, bunu kendime hak görüyorum -ki, bunlar olmadan değil o, hiç kimseyi değerlendirmek doğru değildir.-

Kendisini sadece eleştirmiyor, gerektiğinde doğruluyor ve ona taraf oluyorum; aslında herkese karşı usulüm bu… Üzerinde dikkatle düşünülecek olursa eğer, bu usulüm, eleştirdiğim kimselere karşı bile adalet ve insaf ölçülerini ne denli özenle koruduğumu gösterir.

Nitekim, bu kardeşimiz, seveni kadar bir o kadar da sevmeyeni olan bir insandır; muhaliflerinin kendisini ne denli ve hangi argümanları kullanarak eleştirdiğini, tahkir ve tezyif ettiğini, hatta iffet ve namusuna tasallut ettiklerini hepimiz görüyoruz; bu yüzden kamuoyu nezdinde çok yıprandı. Benim eleştirilerim, babası Sayın Ahmet İslamoğlu ve Türkiye Gazetesi tenkitleri değersizliğinde değildir; Cübbeli Ahmet ve Baran dergisi yayınları niteliksizliğinde hiç değildir; kaldı ki, bunlara karşı o’nu ben çok savundum, bu yüzden o’nu sevmeyenler tarafından da çok tenkit aldım.

Kişiliği hakkında çok olumlu ve güzel şeyler söyleyemeyeceğim; bundan kendisi de, sevenleri de hoşlanmayabilir. Ama, -yakınları da dahil- kendisini sevenlerin bir yükümlülükleri var: hoşlanmasalar da söylediklerimi düşünmek zorundalar, düşündükten sonra tercih kendilerinindir; hiç kimseye nasıl düşüneceği konusunda herhangi bir ısrarımız olamaz.

Kompleksli, problemli ve kirli bir kişiliği var. O’nun kişilik sorunlarının arka planında çocukluk yıllarını ve yetişme tarzını aramak gerektiğini düşünüyorum -ki, bu ikisi, problemli kişilik analizlerinde çoğu zaman herkes için düşünülmesi gereken öncelikli arka plan nedenlerdir-. Baskı gördüğünü, ezik büyüdüğünü, başından geçen bazı olayların kendi iç dünyasında bir takım psikolojik travmalara neden olduğunu, bu yüzden problemli karakter nüvesinin çocukluk yıllarında oluştuğunu sanıyorum. Kirli kişiliğinin ise, kompleksli ve problemli çocukluk yılları zeminin üstüne hayattan beklentileri ve arayışları, tutkuları, çekince ve korkuları gibi zaaflarının eklenmesi ile oluştuğunu düşünüyorum. Ancak, bu kirlilik yazgı değil, bâki değil; kendisi de neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmeyen birisi değil; bu yüzden arınmaya niyet edebilirse arınabilir, ama bunu ya diliyor değil (niyet sorunu) ya da dilediği halde bunu başarabiliyor değil (irade sorunu)…

Hak etmediği bir itaatı bekliyor. Fethullah Gülen’den beklentilerinin olduğu dönemde, kendisine sorulan bir soruya verdiği yanıtta, “Âlimleri tenkit etmeyin.” diyor, aslında o bununla kendisini kastediyor, alttan alta… Gülen üzerinden kendi lehine “itaat rantı” devşirmeyi diliyor. İnsanlar niçin o’na itaat etsin ki?! Ne aradığı tarzda böyle bir itaat meşrudur, ne de kendisi buna ehil ve lâyıktır?

-Kendisi aksini söylese de- eleştirilmeyi hiç sevmiyor. Eleştirildiği zaman öfkeleniyor, öfkelendiği zaman insaflı olmuyor; sonra da bunu muhatabına karşı gizli bir kine dönüştürüyor, öfke ve kinini içinde saklıyor, -çok uzun bir süre geçse bile- bir rövanş alacağı zamana kadar sabırla bekliyor, fırsatını bulduğunda da hiç sınır gözetmeden ‘karşı’ gördüğü kaleye öfkesini fırlatıyor ki, Allah böylelerine “düşmanın en yamanı” diyor (Kur’ân, 2: 204). Ne ki, bu aşamalarda bir şeyi unutuyor: “Hesap Günü”nü… Ayartıcı içgüdülerinin öyle etkisi altında ki, kendi öz benliğine yazık ediyor.

90’lı yılların başlarında, Mısır’dan Türkiye’ye dönüş yaptıktan sonra idi: kolektif hâle gelmeye başladığını hissettiğimiz, kitlelere daha fazla sirayet etmesinden endişe ettiğimiz önemli bazı hususları listelemiş, birkaç arkadaşı o’nu uyarması için yanına göndermiştim. O zamanlar Akabe Vakfı yeni kurulmuştu, bugünkü yerleşkeleri yoktu, hiçbir şey şimdiki gibi değildi; Fatih-Malta’da küçük bir dairede faaliyette bulundukları günlerdi, kendisi henüz maruf ve meşhur da değildi. Misafir olmalarına rağmen, arkadaşlarımıza karşı çok ilgisiz ve saygısız davranmış -ki, bu ait olduğumuz değerlere de çok aykırı bir davranış biçimidir-, her zamanki tarzı ile “Biz bu konuları vaktiyle Mısır’da çok tartıştık, bitirdik; artık bunları konuşmak istemiyorum.” diyerek onları (ve bizi) üzmüştü. Daha o zamandan anlamıştım, eleştiriden hoşlanmadığını ve sadece kendisine itaat edecek nitelikte kimselerle birlikte olmayı sevdiğini… O zamandan bu yana umutlu değilim, o’ndan; keşke bir gün beni yanıltsa…

Ankara’da kendisi ile özel bir oturumumuzda, Mehmet Parmak o’nunla ilgili bir anısını anlatmıştı bana… Yıllar önce kendisine gidiyor, “Kardeş, sende gördüğüm bazı hatalar nedeni ile Allah rızası için seni eleştirmeye geldim.” diyor -ki, yaş bakımından İslamoğlu’ndan da büyüktür-. Giderken belki henüz bilmiyor, o’nun nasıl reaksiyon göstereceğini. Ne dese beğenirsiniz? “Bunu yaparsan, ben de seninkileri söylerim.” demiş. Allah aşkına, bizi uyaran birisine karşı tarzımız ve sözümüz bu mu olmalı? Neyin peşindesiniz siz, bir Müslüman sizi neden eleştiremesin, neden bunu istemiyorsunuz? Pamak bunu bana anlattığında, o’nunla birlikte buruk bir şekilde gülmüş, gıyabında o’nu bu kötü ahlâkı ile anmıştık. Pamak'ın, İslamoğlu ile arasında geçen bu öyküyü kendisine anlattığım bir kardeşim, "Biz küçükken böyle yapardık." diyor. Ama -ilginçtir- şunu da eklemeden geçemeyeceğim: Gün oldu, Pamak’ı eleştirmem gerektiğinde, o da bundan hoşlanmadı, o’nun da tavrı İslamoğlu’ndan farklı olmadı; ben de ona, vaktiyle bana anlattığı (-belki de- “anlattığını sonradan da unuttuğu”) İslamoğlu ile aralarında geçen bu diyaloğu hatırlatmış, “Şimdi sizin o’ndan ne farkınız kaldı?” diyerek sitem etmiştim. 

İslamoğlu, geçenlerde Sayın Dr. İhsan Şenocak, kendisini tenkit ettiğinde ona açıkça “çömez” demekten çekinmedi ve “Ağababalarınız gelsin karşıma…” diyerek çok saygısız davrandı; kızdığı zaman düşük bir “sokak ağzı” kullanıyor. Bu sözler hakaret, bu tavır muhatabı tahkir ve tezyif niteliği taşır; bu yaptığı günahtır, en azından da ‘ayıp’tır. Şenocak, çok üzüldü; sonra sanırım o’nu Allah’a havale etti.

Daha önceki bir sorunuza yanıt verirken demiştim ya; “Yerli yersiz sürekli iltifat görmüş, bu yüzden egosu hayli tavan yapmış, yegâne kaygısı ‘beğenilmek’ olan kimseler eleştiri aldıklarında rahatsız olur.” diye... Gerçekten öyle. Sevenleri fark etmiyor, o’nu çok tanımıyor, bu yüzden yere-göğe sığdırmıyor, aleyhinde en küçük bir söze bile tahammül edemiyor, en haklı olduğunuz bir konuda bile sizin söylediğinizi ‘iftira’ diye nitelendirebiliyor. Bu gibi insanları, büyük bir balon haline getiren onlar… Bu ne saygıdır, ne de onlara bir iyilik... Örneğin, hatırlıyorum da, Sayın Emine Şenlikoğlu kendisi ile bir röportaj yapmıştı; o röportajın başında kendisinden “Mustafa İslamoğlu efsanesi” diye söz ediyor, “Nedir hocam bu efsane, bize anlatır mısınız?” diye (yüzüne karşı) soruyordu. İslamoğlu da, hiç yabancısı olmadığımız o sahte tevazu görüntüleri arkasında iyiden iyiye gevşiyordu. Şenlikoğlu, kendisine hafız olup olmadığını sorduğunda; düz bir cevap veremiyor, ‘olmadığını’ düz bir şekilde söyleyemiyor, içinde çok kısa bir sekte yaşadıktan sonra “Ben Kur’ân’ın hafızı değil, muhafızıyım” diyerek komplekslerini örtmeye çalışıyor, “Ben Kur’ân’ı Kerim’i vücudumdaki benler gibi bilirim.” şeklindeki sözleriyle de egosuna tavan yaptırıyordu. -Belki de münasebet düşürmeye çalışarak- farklı zamanlarda sürekli “Ben, Allah’ın bazı insanları özel yarattığına inanmışımdır hep.” derken de, başkalarına iltifat ediyor gibi yapsa da, aslında bununla o başkaları üzerinden kendisini (en azından, “kendisini de”) işaret ediyordu. İlk iltifatları kendisine idi, ama bu o’nun hissiyatında saklı idi, bunuı hissedemeyenlere saklı idi; okuyabilene ise saklı değildi. Karşınızdakine Emine Hanım gibi davrandığınızda, elinizle, dilinizle, yönelişinizle küçük bir tanrı yaratırsınız kendinize; ama, yarattığınız bu tanrı daha sonra kendisini pek de küçük görmez, öyle de oluyor.

Başkalarına “Sayın” diye hitap ediyorsanız, bunlara o hitabı kullanmayacaksınız. Hak ettiğine inandığınız ve kendisinden bir şeyler öğrendiğiniz liyâkat sahibi bir kimseye “Hocam” diyor ve hürmette kusur etmiyorsanız, bunlara ismi ile hitap edecek ya da en fazla “Kardeşim” diyecek ve daha fazla sitâyişkâr davranmayacaksınız. -Mümkün olursa- bunları fırına ekmek almaya gönderecek ve halkın arasına karışmalarını sağlayarak kalabalık yerlerde sıraya sokacaksınız ki, normale dönsünler, sıradan insanların üstünde kendilerinde herhangi bir nitelik ve ayrıcalık vehmetmesinler.

Abartılı bir şekilde beğenilme arzusu taşıyor. Bunun da arka planının küçüklük yıllarına dayalı olduğunu sanıyorum. Mesela, perde arkasındaki Mustafa ile perde hazırlığındaki Mustafa, perde hazırlığındaki Mustafa ile perdedeki Mustafa, perdedeki Mustafa ile perde dışındaki Mustafa birbirinden çok farklı... Bu aşamalarda gördüğünüz çok sayıdaki Mustafalar karışıyor ve sizi çok şaşırtıyor; Mustafaları karıştırmamak için kendisini “Mustafa 1”, “Mustafa 2”, “Mustafa 3”, (… ilâ ahir) diye numaralandırmak zorunda kalıyorsunuz.

Düşünebiliyor musunuz; -Hilal TV çalışanlarının beyanları ile müdelleldir- program dışındaki Mustafa ile programdaki Mustafa bambaşka iki Mustafa. Bu Mustafa, -büyük kızının kamuya açık beyanı ile müdelleldir, TV programları sonrasında eve döndüğünde “Nasıldı?” diye soran bir Mustafa… Bununla “Nasıldım?” demek istiyor aslında… -Kendi aşikâr stili ile müdelleldir- insanlarla ihtilât halinde iken -siz kim olursanız olun- karşınızda eğik-bükük- ezik-büzük bir Mustafa, yine ihtilât veya halvet hâlinde egosuna çok az bir dokunduğunuz zaman karşınızda hırçınlıkta sınır tanımayan bir başka Mustafa… Sizce bunlardan hangisi gerçek Mustafa? Bunlardan hangisi olması gereken Mustafa? Farklılık isnat ederken, o’nun kostümünü, bakımını, makyajını, kişisel ve görsel sahne hazırlıklarını, kıyafeti ile dekor arasındaki renk uyumunu, program öncesi konsantre çabalarını vb. kastetmiyorum; büründüğü farklı kişilikleri ve çoğu kimseye gizli kalan amaçlarını kastediyorum.

Yıllar önce Yaşar Nuri Öztürk ile yaptıkları "Işığa Doğru" adlı programda, nasıl da babasının eteğine başını süren sevimli çocuk gibi seviniyordu, hatırlıyor musunuz? Oysa Yaşar Nuri samimi de değildi, iltifat ederek program kotarıyordu; ama İslamoğlu, Celaleddin Rûmi'nin hikâyesinde geçtiği gibi "yalanına bile sırtındaki kaftanını veriyordu, gerçek olsa canını verecekti.

Geçtiğimiz haftalarda Sayın Esra Elönü ile yaptığı bir TV programında bu zaafını açıkça hissettirmiştir. Bağlantılı bir konu anlatırken, zaafını fâş eden ilk kelimeleri ağzından kaçırmış, sahip olduğu birkaç kişiliği tam olarak ele vermeye ramak kalmışken, hızlı bir fark ediş ve sıradan bir manevra kabiliyetsizliği ile, iç dünyasını kendi eli ile deşifre etmekten son anda kurtarmaya çalışmıştır. Çoğu kimsenin gözünden kaçan bu ayrıntı, benim oldukça dikkatimi çekti; yıllardır kendisine yönelttiğim suçlamaları, anlık bir bilinçaltı boşalması ile kendi aleyhine kendisi kanıtlamış oldu. Allah böyle düşürüyor işte…

Yapmacık davranmaya olağanüstü bir çaba harcıyor. Bu da o’nun bir başka zaafı; beğenilme arzusu ile bağlantılı da olabilir. Ben bu çabayı o’nun üzerinde gördükçe, “Bu insan bu kadar tekellüfle nasıl yaşıyor; hiç yorulmuyor mu, nasıl dinlenebiliyor, nasıl iç huzuru bulabiliyor, nerede ise tüm enerjisini tekellüfe harcıyor iken diğer her şey için nasıl enerji buluyor? Ne kadar stresli ve külfetli bir şey bu, değer mi?…” diye düşünmeden edemiyorum. Ama olduğunuzdan veya göründüğünüzden başka bir kişi iseniz, insanlar üzerinde hesap yapıyorsanız, gerçek yüzünüzden başkasını kitleler önünde kullanmak istiyorsanız, zaaflarınız nedeniyle kendinizi buna mecbur görüyorsanız, bu uğurda hayli yorulacaksınız; öyle de oluyor... Rol yapacak, racon keseceksiniz; hissetmediklerinizi söyleyecek, söylediklerinizi hissetmeyeceksiniz.  

Dilde ve üslubunda konuşmanın doğal sınırlarını çok zorluyor, yapay bir stille konuşuyor. Kendisini tanıyanlar iyi biliyorlar ki, ne o zorlamalar o’nun doğal hali, ne de yapaylığı… Bunu Türkçe’de de yapıyor, Arapça’da da…

Bu yüzden, bazı dostların kendisinin birikiminden faydalanmak istediklerini; fakat yüzünde, konuşma tarzında, beden dilinde, davranışlarında samimiyet ve doğallık sorunu gördükleri için izlemeye ve dinlemeye tahammül edemediklerini duyuyorum; hattâ öyle ki, onlardan biri bizzat bana şöyle demiştir: “Abi, gayrı tabii hareketleri çok rahatsız ediyor, izlemeye katlanamıyorum; o’nu görmemek için video dosyasını Windows’un alt çabuğuna indiriyorum, sadece sesine katlanarak dinlemek istiyorum, bir süre sonra sesteki yapaylık da beni ileri derecede rahatsız ediyor, dinleyemiyorum.” Bu sözü aktarırken ihtisar yaptığımı, (edep sınırlarını zorladığı için) o kardeşimizin söylediklerinin tümünü aktarmadığımı da belirtmeliyim. Bundan rahatsız olan “bir kişi” değil, çok sayıda ortak tepki bu yönde… Peki, öyleyse, bana ve onlara o’nu böyle hissettiren ne?

Konuşurken, neredeyse her birkaç cümle sonrasında muhataplarına sorduğu “Anlatabiliyor muyum?” sorusunu bir düşünün. Aslında bu, muhataplara sorulmuş ve karşılığında bir cevap beklenen soru değil; mükerrer ve kötü bir nakarat… Ayrıca, kendisi ‘anlatabildiğinin’ de farkında; “Anlıyor musunuz, ey akılsızlar?” mı demek istiyor acaba? Bu da o’nun bilinçaltında bir yerlerde; ama, belki o bunun farkında değil… Ya da bir fantezi olarak sormaya başladığı bu soru diline pelesenk oldu, daha sonra da çok itici ve kalıcı bir tarza dönmüştü. Bu banal bir şey; beni çok rahatsız ediyor, duymaya tahammül edemiyorum.

Tumturaklı sözlerle ‘jargon’ ihdas ediyor, o jargonla öğretilerini (bu arada “kendisini de”) sunuyor. Bu eğiliminin o’nu Allah’a karşı ne denli “densiz sözler” söyleyebilecek kadar ileri götürdüğünü de biliyoruz. Bir konuşmasını dinlemiş, ürpermiştim: Lâik kesimi eleştirdiği bir konuşmasında diyordu ki, “Bunlar Allah’ı ellerine geçirseler meydan dayağı çekecekler…” Bu söylenecek bir söz mü, Allah aşkına? Eleştiri yönelttiğiniz bir kesime söyleyecek başka söz mü bulamadınız, kelimeleriniz mi bitti? Şu söz, dengeli, Allah’a saygılı, Allah’tan ve O’nun makamından korkan bir kimsenin sözü olabilir mi? Sokaktan geçen sıradan bir insan bile söylemez bunu; sokaktan geçen insana söyleyin/duysun bu sözü, en az benim verdiğim kadar tepki verir; deneyin, bunu denemek güç değil. O’nun bu sözü dininde duyarlı bir yazar kardeşimizin öyle zoruna gitmiş olmalı ki, “Olmadı, Olmadı, Olmadı.” başlıklı bir makalesinde söz sahibinin İslâm milletinden çıktığını söylemiş, alenen kendisini tevbeye davet etmişti. Ben tekfire konu etme taraftarı değilim; ama, tekfire konu etseniz de etmeseniz de bu sözün Allah’a karşı büyük bir saygısızlık, densizlik ve küstahlık olduğu açık… Yeterince tanımadığı için kendisini ‘âlim’ gören, dinini ondan öğrenmek isteyen samimi bağlıları tarafından da o’nu bu jargonu (iyisi ve kötüsü ile) benimseniyor, kullanılıyor. Bu da çok kötü ve gülünç oluyor; fakat ben bağlılarını samimiyetleri nedeni ile çok fazla eleştirmek istemiyorum.

Bir önceki örnek, Allah’a karşı kabalığına örnekti; bir de kullara kabalığından örnek vereyim: “Muhammed Abduh’u eleştirenler o’nun tuvalet bezi bile olamazlar!” gibi bir sözü vardı; ben bunu o’ndan nakletmeye bile utanırken, o bu ifadeyi çok rahat kullanıyordu. İnanın, utanıyorum, yüzüm kızarıyor... Bunlar söylenecek sözler mi? Abduh, bu sözlerle mi savunulur? Bir âlimin savunması böyle mi yapılır? Bu sözler savunma niteliğinde olması bakımından bir değer taşıyor mu? Sizin mukayese standardınız "tuvalet bezi" mi? Ben Abduh’u severim, müttehem olduğu ithamlarda hakkında iyi niyetli düşünmek gerektiğine de inanıyorum; ama, herhangi bir nedenle Abduh’u tenkit eden, o’nun düşüncelerine katılmayan, hattâ o’nu itham eden kimseler bile neden Abduh’un tuvalet bezi üzerinden böyle çirkin bir örneklendirme ile bu denli değersizleştirilsin ki? Bu helâl mı sizce? Bence, ne Abduh kendisine yöneltilen ithamlara lâyıktır, ne de o’nun kanaatlerine katılmayan Müslümanlar bu örnek ile tahkiri hak ediyor; bu sözün sahibi terbiyesizlik ediyor.

Yapmacıklığı en çok tevazu şovlarına yansıyor. Fakat aşikâr kibri yapmacıklığını örtmeye yetmiyor bence... Tevazu görüntülerinin arkasında muhteşem bir kendini beğenme (ucub) saklı (görebilenler için saklı da değil aslında, ben çok net görüyorum mesela). Bunu, o esnada beden dilinden okumak mümkün; eğer kendisini biraz tanıyor, biraz da benim gibi beden dili okumalarında kabiliyetli iseniz…

-Belki de- farkında olmadan kendi iç dünyasını açığa vurduğu, az önce değindiğim o TV programındaki “Esra’cım…” muhabbetleri de ne kadar yapay, banal ve iğreti idi; izleyenler sanacak ki, o hep böyle nazik, o hep öyle zarif ve centilmen… Esra Hanım o’na değer veriyor, o’nu programına konuk etmiş, programda sürekli o’nu doğruluyor, o’ndan yana, o’na yöneliyor, sorduğu soruları bile o’nun razı olacağı içeriklerden seçiyor, o’nun vermek istediği mesajın akışını ve ritmini sağlıyor, o’na “Hocam” diyor ve başka bir şey demiyor da, o yüzden Mustafa İslamoğlu çok zarif. Esra Hanım, o güzelim “Esra’cım…” muhabbetlerini bunlara borçlu; bir muhalefet etse, bir tenkit etse, saygısından biraz eksiltmiş olsa, hele ki -saygısından biraz eksiltmeden de olsa- o’nu sıradanlaştırsa da ondan sonra görse bakalım, o “Esra’cım…” muhabbetlerinden geriye ne kalıyor? Bu okumaları bir bilgi ve basiret üzere yaptığımı söyleyebilirim, yanılmıyorum.

Paraya ve şöhrete karşı aşırı bir zaafı var. Bu, çok bariz görünüyor, yok gibi görünse/gösterse de… Harcadığını gördüğünüzde kendisini cömert sanacağınız bazı harcamaları gerçekte Allah rızası için değil ya da -kısmen içinde Allah rızasını içinde barındırıyor olsa da- bir başka açıdan rol kesmek için yapıyor. Dikkatle gözlemlediğinizde görüyorsunuz ki, şöhret ve parayı, bu ikisini bir diğerine ulaşmak için yerine göre ‘akıllıca’ (!) kullanıyor. Bu tespitimi detaylandıracak olursam, şöhrete ulaşmak istediğinde -kendisine ait olsa da, olmasa da/olanı da, olmayanı da-, paraya ulaşmak istediğinde de -hak ediyor olsa da olmasa da- şöhretini kullanabiliyor. 

Para ile ilişkilerinin bilinmesi bakımından; zulmederek acı çektirdiği, icralarda süründürdüğü, kendisine ait olmayan bir borçtan ötürü (üstelik, “bunu bildiği halde”) gençliğinin henüz baharında iken tutuklattırdığı ve aylarca hapis yatmasına neden olduğu mazlum kimselerin de dinlenmesi gerektiğine inanıyorum.

Sahip olduğu ve/veya yönettiği imkânları ve hak etmediği şöhreti bugün kendisine hak görüyor; ne ki, ben bunları ona hak görmüyorum ve o’nun uzak gördüğünü hepimiz için yakın görüyorum. Bunları görmeyen/göremeyen/görmek istemeyen samimi hayranlar ağzı açık bakıyor, bu söylediklerime inanamıyor ya da yalanlıyor; kuşkusuz bunları görebilmek için basiret, tefekkür, hedef kişinin kişiliğini ve eylemlerini doğru okuma yetisi ve algıyı örten bir hamakatın olmaması gerekiyor.

"Rahmân'ın uyarısını görmezden gelmeyi tercih eden kimseye gelince, Biz onun içine öteki kişiliğini oluşturmak üzere (kalıcı) bir şeytanî dürtü yerleştiririz." (Kur'ân, 43:36; "tercihen" M. Esed çevirisi ile...)

* * *

Hacı Ali Doğan: Mustafa İslamoğlu’nun eğitimi, birikimi nedir; sizce yüklendiklerine ehil midir, bunları yüklenmesi gerekiyor muydu; insanların o’nu öncü bir isim olarak görmesine nasıl bakıyorsunuz?

Muhammed Fatih Ergün: Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü ve Mısır El-Ezher Üniversitesi’nde bir süre okumuş, ancak benim gibi o da her iki üniversitede bir süre okumuş, ama bitirmemiş. Ne ki, ben böyle olduğunu açık gönüllülükle ve komplekssiz bir şekilde söylerken; o, biyografisinde, 90’lı yılların sonuna kadar tamamlamadığı yüksek öğrenimini (gerçekte ise, “kendisini”) “Yüksek öğrenimimi Kayseri, Yüksek İslam Enstitüsü, sonradan İlahiyat, daha sonra Kahire el-Ezher Üniversitesi İslam Hukuku Fakültesinde yaptım.” şeklinde (doğru olmayan) bir beyanla takdim ediyordu. Sonraları -öyle sanıyorum ki- örtüsü ayaklarını kapatmaya yetmeyince, bu okullarda eğitim gördüğünü söylemekle yetinmiş, biyografisine “Yüksek öğrenimini Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü ve Mısır El-Ezher Üniversitesi’nde sürdürdü.” şeklinde bir ifade ile rötuşlama yapmıştı.. Böylece, “sürdürdü” dediğinde aslında yalan söylemiş olmuyor, ama okuyucu bunu ‘mezun’ gibi anlıyordu; yine bununla itibar arıyor ve  açıkça yalan sayılmayacak (tevriye yollu) bir beyanla sanki yüksek öğrenimini tamamlamış gibi hissettiriyordu. O, bunun kompleksini belirgin bir şekilde hissediyordu; değilse, biyografisinde yalan söyler miydi ya da bitirmediği okulları bitirdiğini çağrıştıracak şekilde düzenleme (tesviye) yapmak zorunda kalır mıydı? Amaç ne? “Aaa, Mustafa hoca lise mezunu muymuş?” denmemesi… Dense ne olur? Hiçbir şey… Ama o, kitleler karşısında kompleksini ‘konu’ yapan, insanlar inandığı sürece bunun için yalan söylemekten çekinmeyen; yalan abartılı durduğunda, yine bile bu yanlışından dönmeyen, bu kez de tesviye edilmiş tevriyeli ifadelerle yine komplekslerini örtme telaşında olan bir kimse idi.

Birikimine gelince, -hakkını yemeyelim- bilgiyi elde etmek için çok zaman harcıyor, emek veriyor, ömrünü de buna adamış gibi görünüyor. Belki, kayda değer pek başka bir şey yapmadan bu uğurda ömrünü(n büyük bir bölümünü) tüketmiş. Bir şeyler biliyor, tefekkür yeteneği de yok değil; bilgi ile tefekkürü birleştirerek çoğu zaman doğru sonuçlara varıyor, değerli ürünler ortaya koyuyor… Niyeti, metodu ve eylemi düzgün olarak bu denli çaba harcayan bir/her insan Rabbi yanında değerli karşılıklar bulur, Allah’ın sözü ile “sâ’yi meşkûr olur” (Kur’ân, 17: 19, 76: 22). Ama, Sayın Rasim Özdenören’in dediği gibi, “İlim, eğer ‘hazmı’ ile birlikte gelmezse, o ilim insanı bozar, yolunu şaşırtır”; öyle de olmuştur.

‘Yetersizliği’ çok belirgin… Öncelikle çok iyi Arapça bilmiyor, bunu söylemek isterim. O, bu açığını ‘anlam’ ihdas ederek kapatmaya çalışıyor; doğrusu o, biraz da bunu seviyor. Egosunun, orijinal bir şeyler söyleme ve o’nunla meşhur olma sevdasının etkisi altında Arap dilinin sınırlarını çok fazla  zorluyor.

Tefsir dersi yaparken, 96. surede geçen ‘alak’ kelimesine, ‘alâka’ anlamı (da) veriyor ve ayeti “Allah insana alâka (ilgi) duydu, duyduğu bu alâkadan insanı yarattı.” şeklinde çeviriyor ki, gerçekten merak ediyorum, bu anlamı elde ettiği Arapça sözlüğü hangi arkeolojik kazı çalışmasında buldu? Bunu tenkit etmek bile, büyük bir ciddiyetsizliği dikkate almak olur; ama, o bu denli ciddiyetsiz... Arap diline biraz vâkıf olan herkes buna güler; Ankara’da Sayın Şeyho Duman ile konuştuğumuzda -ki, kendisi Arap filolojisi alanında uzmandır- biz de bir hayli gülmüştük. Duman, bu yüzden Mustafa İslamoğlu’nu televizyonda bile izlemeye tahammül edemediğini söylüyordu. Bir gün, bir yazar arkadaşın evinde misafir iken, espri yollu o’na “Alâk’ın alâka ile ne alâkası var?” diye sormuştum da, o bunu çok tutmuş, bir makale yazmış, bu sorumu o makalesine başlık yapmıştı. Kur’ân’da geçen harir (ipek) kelimesine verdiği ‘özgürlük’ anlamı ve ‘Allah’ ismi ile ilgili anagramı da öyle; başka böyle çok örnek verilebilir, ama bunlarla yetinelim.

Gazze’ye gittiğinde (2009); daha önce hazırladığını, üzerinde uzun bir süre çalıştığını, hattâ çoğunu önceden ezberlediği(ni sandığım) kısa bir “Arapça metni” Gazze halkına irticalen “konuşuyor”; dikkat edin, yanlış duymadınız, “metni konuşuyor”. “Metin okunur, metin nasıl konuşulur ki?” diyeceksiniz, haklısınız. Çok ilginç bir psikoloji bu; içsiz ceviz hafifliği gibi bir şey... 46 yaşındayım, ben böyle bir şeyi ilk defa o’nda gördüm. Arapça biliyorsanız, irticalen konuşun; bilmiyorsanız, biliyor gibi yapmayın, konuşmayın ve elinizdeki metni okuyun. Bir halkın dilini bilmediğiniz halde onlara hitap etmeyi çok arzuluyorsanız, yanınızda bir mütercim istihdam edin, bu duygunuzu o dili iyi bilen bir mütercim üzerinden yaşayın. Gözlerimin önünden gitmiyor: önceden hazırladığı o metni konuşurken Gazze halkı “Bu ne yapıyor? Nasıl konuşuyor böyle?” diye hayret eder gözlerle kendisine bakıyor ve sessiz sözlerle ve ‘gözleriyle’ konuşuyordu; İslamoğlu metni konuşursa, Gazze halkı da gözleriyle konuşsun. Bazıları ise (bir anlam veremediği için) gülemiyordu bile, ben ise bir ‘anlam’ verdiğim için küçümseyerek gülüyordum. Bu konuşma kaydı, Hilal TV’nin Internet sitesinin video arşivinde yayınlanmaktadır, izlenebiliyor ve indirilebiliyor; bu örneğim sonrasında yayından kaldırılabilir, izlenmesini ve indirilmesini öneriyorum.

Pratik Arapçası da öyle, yok denecek kadar az… Son aylardaki hutbelerinden birinde Peygamberimizin kızı Fatıma ile ilgili bir hadis aktarıyor, önce Arapça metnini veriyor, sanki karşısındaki Arapça bilmeyen topluluğa Arapça metni okumasına gerek varmış gibi… Hadis metnini doğru ezberlememiş veya aklında yanlış kalmış, Fatıma ile ilgili dişil (muennes) olması gereken bir zamiri erile (muzekker) dönüştürüyor ve işi bilenleri güldürüyordu. Zamir değişikliğine göre, Peygamberimiz kızı Fatıma’ya güya eril bir zamirle hitap ediyor (gibi oluyordu). Sonra da, bu kardeşimiz Sayın Ebubekir Sifil’i beğenmiyor, Arapça bilmediğini söylediği için… Komedi…

Kur’ân tarihini çok iyi bilmediğini, bildiği kadarını da özellikle ‘örttüğünü’ düşünüyorum. Kur’ân tarihi ile ilgili, bizim aleyhimize olan eylem, olay ve kesitleri bilinçli olarak örttüğünü görüyorum. Problem ‘bizde’ olduğunda kendimizi sorgulamaya yanaşmamak samimiyetsiz bir davranıştır, mızrak da çuvala sığacak gibi değildir. İslâm’ın ve Ümmet’in maslahatını gözetiyor olabilir, bunu gözettiği kadarında samimi de olabilir; Ama bir şey daha gözetiyor: kendi maslahatını da gözetiyor. Neden? Çünkü, tapınağın sermayesi Kur’ân!

Bence söylediklerine ve yüklendiklerine hiç ehil değil... Siz ‘söylediklerini’ sordunuz, ben ‘soyunduklarını’ da ekleyeyim, onlara da ehil değil... ‘Ruveybida’ hadisini bilmem duydunuz mu?. Rasulullah’tan (s) rivayet edilmiştir: “İnsanlar, aldatıcıların oldukça çok olduğu yıllar yaşar. O zaman yalan söyleyen kimse doğrulanır, doğru söyleyen kimse yalanlanır, hain olan kimseye güvenilir, güvenilir olan kimse ise hain olarak bilinir. O zaman ‘Ruveybida’ konuşur. “Ruveybida nedir?” diye sorulduğu zaman da, Rasulullah “Kamu işlerini üzerine alan ve insanların önüne geçen liyakatsiz kimsedir, zıpır adamdır.” diye yanıt vermiştir. Muhtemel ki, Rasulullah’ın (s) bu tür insanları nitelediği ‘Ruveybida’ terimi, arkadaşlarının dikkatini çekmek, onların aklında bu önemli içeriği sürekli zinde tutmak için kullandığı orijinal bir terimdir.

Ne yazık ki, el yordamı ile herkesin dinini aradığı, bulduğunu ‘din’ sandığı, sandığının da samimiyetle ardına düştüğü bu coğrafyada pek çok kimsenin şöyle bir zaafı oldu: “Öğrenmeden öğretme”, “yetişmeden yetiştirme”,“terbiye görmeden terbiye etme”, kısacası “doldurmadan boşaltma” sevdasında oldu çokları... Cennete davet ederken, kendileri bunu bile bile cehenneme gidenlere bile rastladık.

Bu kardeşimizin esas mesleği tekstil iken, işini gücünü bıraktığını, ilme ve insan yetiştirmeye yöneldiğini kendisi anlatıyor; “Bakın, böyle yaptım, kıymetimi bilin” edaları ile… Kendisi âlemlere rahmet ya… Bir makalesinde, hiç kimseye kendisini âlemlere rahmet olarak görmemesi gerektiğini hatırlatır ve öğütlerken, bilinçaltında bir yerlerde kendisini hariç mi tutuyordu ne? O, kendisine tanıdığı bu abartılı toleransın çok azını yaşı, sebkati, birikimi, liyâkati ne olursa olsun hiçbir zaman kendisinden başkasına tanımamış, müstağni yaşamıştı. Balonlar içi boş veya havayla dolu şeylerin de yükselebildiğini hatırlatır bize...

Nitekim 80’li yılların başında başlattığını söylediği çalışmalarının öyküsünü kendisinden dinleyin -ki, o zamanlar daha yirmi’li yaşlarında bir delikanlı ve henüz sahih bir çizgide de değil; “böyle olduğu halde”- “İnsan yetiştirmek istedik, bunun için birkaç kişi ile bir araya geldik, bir çay ocağında oturduk, ceplerimizde ne varsa ortaya koyduk, aramızda ahitleştik.” gibi sözlerle ilk çabalarını anlattığını göreceksiniz. Kardeşim, bi dur, sakin ol, acele etme, sen henüz yirmi yaşında bir çocuksun, önce kabını bir doldur, sonra boşaltırsın; yok… Türkiye’de ve yurt dışında, altmış yaşını geçmiş, sebkati ve liyâkati hepimizden fazla nice tanıdıklarım var, kesinlikle dîni geçim kapısı olarak görmedikleri ve erdemli bir hayat sürdükleri halde, -Allah’a yemin ediyor ve öyle söylüyorum- konuşmaya, kanaatlerini söylemeye, yazmaya, yazdıkları yayınlamaya çekiniyorlar; kanaatlerini belirtecek olduklarında kanaatlerinden önce çekince notlarını duyuyorsunuz kendilerinden... Böylelerini gördüğüm zaman ben utanıyorum, yüzüm yere düşüyor. Gerçek şu ki, öyle değerli insanlar bir vâdide, Mustafa İslamoğlu gibi kimseler başka bir vâdide… Fakat bunu fark etmek için, onların yüzüne maskelerinin içinden bakmak ve niyetlerini okumak gerekiyor; ben de, insanlar onların gerçek yüzünü görebilsinler diye maskeleri indirmeye çalışıyorum.

Kendisini öncü bir kişi olarak görmüyorum. Bir şekilde önde olan herkesin ‘öncü’ olarak kabul edilmesi çok yanlış, genel kabul bu olsa da… Önde olabilir, ama ‘öncü’ olma liyâkatine sahip görünmüyor. Bu liyâkate sahip olmak için öncelikle niyetlerin halis olması gerekir. O, niyet ve algı bakımından problemli, dini temsil için yeterli bir sebkati yok; bir birikimi var, ama bu birikimi o’nun kendi öz benliğini ıslaha yetmemiş ki, öncü bir isim olmaya o’nu liyakatli kılsın? Yakın bir geçmişte (1987), beraberindeki üç beş Taşralı arkadaşı ile gece ışıkları söndürüp, ‘zikir’ adı altında Nakşibendî tarikatının klasik ritüelleri ile ayin yaparak din ve tarikat üzerinden egolarını tatmin eden bir kişi değil mi idi bu kişi? Düşünün biraz; kısmen ıslâh-ı hâl etmemiş olsa idi, tipik bir tarikat şeyhi olmasına ne engel vardı?!

Yeni mühtedîler veya birkaç okuma yazma antremanından sonra bir şeylerin farkına varan kimseler aramıza katıldıklarında onlara “Hoşgeldiniz” diyor, yüreğimizde yer açıyor, aramızda yer gösteriyor, duygu ve imkânlarımızla ikramlarda bulunuyoruz. Nedense bizde şöyle bir moda var: bu katılımın üstünden çok zaman geçmeden, bunlar yanımızda oturmak istemiyorlar, hemen kendi yetenek ve imkânları ile orantılı bir çevre oluşturup önü(müz)e geçmek istiyorlar; yetişmeye ve olgunlaşmaya bile fırsatları olmadan “bir şeyler” oluveriyorlar, oysa biraz geride durup kabımızı doldurmak bana daha sevimli, daha erdemli, daha tutarlı ve gerekli görünüyor. Çünkü bir süre sonra, yıkıp döktüklerimizi sırtımızda enkaz olarak bulduğumuzda, yaş ilerleyip Hesap Günü kayıgısıyla o enkazların kıyamet gününde mizanımızda şerden yana bir yük olacağı endişesi bizi sardığında, daha önceden kendi söylem ve eylemlerimizle ve kendi ellerimizle kendi aleyhimize hazırladıklarımızın bizim için açık bir sabıka olduğunu görüp ayıktığımızda, -inanın bana- hissettiklerimiz çok acı oluyor. Öyle ki, tevbenin bile sizi temizlemeyeceği hissine kapılıyorsunuz, tüm hissiyatınız alt üst oluyor. Ne gerek var buna, değer mi? Bunu Mehmet Parmak’a da söylemiştim.

Dinde yetkisiz tasarrufta bulunduğuna inanıyorum ve buna hakkı olmadığını düşünüyorum. “Tebliğ görevimizdir.”“Uyarı ve eleştiriyi kendime görev ittihaz ettim.” şeklindeki sözleri ve bu doğrultudaki eylemleri “din adına” yaptığı işgüzarlığı göstermektedir. Bu işgüzarlığın, Allah kendisine hiçbir şey vahyetmemiş ve indirmemişken, “Bana vahyediliyor” diye(rek) ve yalan söyleyerek Allah’a iftira eden kimsenin zulmünden farkı nedir? (Bkz: Kur’ân, 6: 93). Hele ki, tasarruf ve işgüzarlığın din ticaretine, geçim aracına, popülarite arayışına, otorite sevdasına dönüştürülmesi tam bir facia değil mi? Bu, kadim Yahudi hahamlarının o çirkin tarzını son şeriatı ‘kullanarak’ ihya etmek demek değil mi? Yahûdileşme temâyülü değil mi bu?

* * *

Hacı Ali Doğan: Çizgisi hakkında neler söylemek istersiniz?

Muhammed Fatih Ergün: Çocukluk ve gençlik yıllarında bildiğiniz Nakşibendî tarikatına mensuptur; Kayseri’de, kendi yöresinde yerel bir tarikat yapılanması içindedir. O tarihlerde doğan (1986) erkek çocuğuna, intisaplı olduğu tarikat şeyhinin ikinci ismini, “ikinci isim” olarak vermiştir; bununla müteveffâ şeyhine ihtiramını izhar etmiş, -belki de- o zaman bununla teberrük aramıştır. Şimdilerde de, o Şeyh’in halefinin küçükken kendisine hediye ettiği bir Mushaf’ı özenle muhafaza ettiğini ve zaman zaman o’na baktığını söylemesini dikkate alırsak; aynı teberrük arayışlarının bugün de (belki, “kısmen”) var olduğunu söyleyebilir, ayrıca bunu o çevreye bir iltimas ve mavi boncuk dağıtma çabası olarak da görebiliriz.

Tasavvuf taşkınlığından açıkça arınmış mıdır, buna yüreği yetmiş midir? Bence arınmamış, zaman zaman “arınmış gibi yapmış”tır; böyle yapmak çok konuda o’nun müekked sünnetidir. Son yıllarda bile -o günlere duyduğu bir özlemle (olsa gerek ki)- benzer ritüeller(in belki biraz daha revize edilmiş şekli) ile farklı ortamlarda ve münasebet düştükçe (belki de, “düşürdükçe”) yeni âyinler yaptığı da bana ulaşan bilgiler arasında. Aslında bu çabasındaki niyeti de bana gizli değil… Tasavvuftan gereği gibi arınmış olsaydı, geçmiş dönemi o’nun için bir kınama konusu olmazdı, yapılamazdı.

Ardından İran devrimine ilgi duymuş ve benimsemiştir. İran’la ilişkilerine değineyim: Muhaliflerinin ‘İrancılık’ diye adlandırdığı bir akım vardı. Bu akımın bugün geldiği noktaya göre, o dönemde çok radikal tercih ve söylemleri vardı; çizgi mensupları marjinal düşünce ve eylemleri ile bilinirdi. İslamoğlu, popülaritesinin bugünkü gibi olmadığı o dönemlerde, -mahreç itibari ile geleneksel damarı temsil eden bir Taşra kliğinin içinde yetişmiş olmasına rağmen- kısmen bilinçli tercihleri, ama daha çok bizim kesimde kendisine bir “yer arayışı” çabası ile bu çizgiye mavi boncuk dağıtmıştı. O çevreye mensup kimselerle yakınlıkları ve dostlukları vardı, o çevrenin eğilim ve söylemleri doğrultusunda yazıları ve konuşmaları vardı, o çevreye ait yayın organlarında makaleleri yayınlanıyordu; şimdiki hayranları(nın çoğu) bunları bilmez. İmam Humeyni'ye ithaf ettiği "şaha kalkan atlı" şiirler yazıyordu; daha sonra o ithaflarını kaldırdı. Her ne kadar konakladıkları otelde sabah uyuyakaldığı için amaçlanan ziyareti gerçekleştiremeden Türkiye’de dönmek zorunda kalmış ise de, önceden randevusu ayarlanmış bir programla İmam Humeyni’yi görmek ve o’nunla görüşmek için İran’a da gitmişti. İran’dan ‘beslendiğini’ iddia edenler de olmuştu; ben bu tür bir ‘beslenme’ye tanık değilim, bunu o’na isnat etmiyorum; ama, o çevrenin sosyal getirisi ile bir dönem ‘tutunduğunu’, o çevreyi hayli ‘kullandığını’, o çevreden bir gelecek görmeyince ve/veya o çevreyi riskli görünce onları çok fazla ‘tanımadığını’ iyi biliyorum. O kesime mensup hatırı sayılır çok sayıda kişinin kanaati de bu doğrultuda, çok defa kendilerinden dinledim. Geçenlerde de, eski aşkı depreştiği için midir, nostalji arayışı mıdır, bilmem; bir Cuma hutbesinde, TC’ye, Suriye’yi İran’a vermesini tavsiye etmiş, problemlerin ancak bu şekilde son bulacağı kehanetinde bulunmuş, böylelikle diplomasiye de el atmıştı. Nereden esti ise… Güldüm. Hayırlı olsun (!).

Eğer o, bu çizgiyi bir takım hesapları için kullanmamış olsaydı, bu ilgi ve benimseme kınama konusu olamazdı; o dönemde İran devrimine hepimiz ilgi duyduk. Eğer o, aynı hassasiyeti imaret ve işgal günlerinde Taliban Müslümanlar için de göstermiş olsaydı, o’nu âdil ve mûtedil görürdük. Ne ki, o, -aynı Hâşimî Rafsancânî, Muhammed Hâtemi, Mahmud Ahmedinecad gibi İranlı devlet adamlarının basiretsiz tercih ve muzaheretlerinde olduğu gibi- Taliban’ı, Afganlı Müslümanları ve Arap mücahitleri benimsemedi, sevmedi, onların yanında durmadı, onları kınadı, hattâ yakın bir geçmişinde bu tercihi ile birileri nezdinde itibar aradı. İranlılar da öyle yapmışlardı, dostlarına karşı düşmanları ile yardımlaşıyorlardı. Neye yaradı ise? Taliban Hareketi’nden söz ederken “Taliban mı? Ben almayım, kalsın.” diyor ve o Müslümanları çok kolay tahkir ve tezyif ediyordu; onlardan bir beklentisi ve çıkarı olmadığı için miydi bu?

Taliban hareketinin elbette tenkit edilecek yönleri vardı; ne ki, birkaç şey daha vardı: (1) Onlar Müslümandı; ölçülü olmak gerekirdi. (2) Onlar mazlumdu; düşman onları kuşatmış, devletlerini yıkmıştı, üzerlerine tonlarca bomba yağdırıyordu; “taraf olmak” ve “merhametli olmak” ve gerekirdi. (3) O koşullar da eleştiri olmazdı -eğer bu gerekiyorsa, bunu daha sonra birlikte yapardık-; “kulvar sorunu” diye nitelendirebileceğim bu durumun dîni hükmüne hiç değinmeyeceğim, çünkü manifestolarla niteleme yapmak istemiyorum; ama bu en azından “ayıp”tı. (4) Bu eleştiriyi yapacak kişi o muydu?

Ayrıca, yeri gelmişken söyleyim: çok sık tekrarladığı bir yanlışı var: Her zaman gündem yaptığı konulara vâkıf değil; yüzeysel kalıyor: Taliban Hareketini Selefi bir hareket olarak görüyor, oysa öyle değil… Taliban Müslümanlarlar Sunnî/Hanefi mezhebine mensuptur; önceden de öyle idiler, şimdi de öyleler. Selefî Müslümanların onlara katılım ve desteği olmuştur, Selefîler onları maddi ve manevi desteklemişlerdir. Akabe Vakfı’nın kurulduğu ilk yıllarda (Mısır dönüşü) bazı dinî ritüellerde Selefî tercihleri olmuştur; o dönemden bunun tanıkları da var. Kendi geçmişinde hiç bu tür kabulleri “yokmuş gibi” davranmasa, bugün Selefîleri tenkit etmesini çok fazla eleştirmeyebilirdik. Onları ben de eleştiriyorum; onlar bizim akıllarını kullanmayan kardeşlerimizdir. Bir dönem Hanefî olduğunu söylemiştir; şimdilerde ise, Sünni veya Şii olmadığını söyleyebilecek bir cesaret düzeyine ulaşmıştır. Kendisini tanıdığım için bunun yeni ulaştığı bir tekâmül düzeyi olmadığını, konjonktürle ilgili olduğunu “iyi biliyorum”. Geçmiş dönemlerdeki çekincelerinin sosyal nedenlerden, şimdiki rahatlığının ise toplumsal kısmî tekâmülden kaynaklandığını söyleyebilirim; ama dürüst bir davranış olmadığını da söylemeliyim.

Şimdilerde (içinde ve bazı tercihlerinde) kadim Mu’tezile çizgisine yakın duruyor, bu damara ait kaynaklardan besleniyor. Oysa bu çizginin de ne içinde, ne dışında; belki en fazla ‘aldıkları’ ve ‘sattıkları’ var… Kaldı ki, kadim “i’tizâl” çizgisinin de kendi içinde kimi zaafları yok değil; tüm görüşleri doğru ya da hepsi yanlış diye bir şey yok… Bana göre, olması gereken “i’tizâl” değil, “i’tidâl”dir. Bununla birlikte, diğer İslâm mezheplerine göre, Mu’tezile çizgisi önemli ölçüde bir ‘düzey’ ise de, memduh olan ve gereken Mu’tedile olabilmektir. Mu’tedile makamına ulaştığınızda Mu’tezile’nin bile sadece bir “sıçrama tahtası” olduğunu görürsünüz, Mu’tedile, bizim tercihimizdir. İslamoğlu’nu bir Mu’tezile mezhebi mensubu veya temsilcisi olarak görmek çok yanlış olur; o, bana göre “hiçbir şey”, sevenlerine ve değişen konjonktüre göre “her şey” veya “çok şey”dir.

Tevhid algısında önemli problemlerin olduğunu düşünüyorum. Evren, Kitap ve fıtrat üçgeninde, “rubûbiyyet” ve “ulûhiyyet” kadar önemli bulduğum “hâkimiyyet” bahsinde -her ne kadar o buna “siyâsi tevhid” de dese- öteden beri sınıfta kalmış durumda... Hâkimiyet bahsinin yanı sıra, taşkın Sûfilerin söylemlerini seslendirdiğini, onların tevhide aykırı söz ve çizgilerine göz yumduğunu, aşırılıkların başını çeken kişileri yere-göğe sığdıramadığını iyi biliyoruz. Ör. İbn Arabi vb. gibi şatahatı ile meşhur olmuş kimseleri “İslâm semasının yıldızları” şeklindeki afilli sözleri ile ambalajlayarak pazarlaması hiç de sindirilebilir ve göz ardı edilebilir bir şey değil.

"Şirk-i kubûr" ve "şirk-i kusûr" bahsinde de hayli defolu. Geleneksel kabir kültürünü çok sever, o kültürü yaşatmaya çalışır, te'villerle de olsa; bu, biraz da klasik Vahhâbi kültüre muhalefet tariki ile gibi... O, bunda öylesine ileri gitmiştir ki, o'nun bu kültürü kendisini Anıtkabir'e kadar götürmüştür; geçenlerde Hilal TV'de Hamza Türkmen'le yaptıkları bir programda, söz, birilerinin Mustafa Kemal'in kabrini ziyarete ve ölüsüne dilekçe yazıp dua etmesine gelince, kendisinden "hık-gık" niteliği taşıyan sözlerden başkasını işitememiştik.

Bugün itibari ile, Rasulullah’a (s) izafetle kullanımı meşhur olan Sünnet (“Allah’ın Sünneti” değil) ve o’nun “söylediği söylenen sözler” anlamına gelen hadislerle ilgili “geçmişine oranla” daha doğru bir çizgiye yakın olduğu görülüyor ise de, bu konuda da net bir duruş sergileyebilmiş değildir. O, bu bakımdan, öteden beri çok temkinli olmuştur; bu temkininin yetersizlik endişesi taşımasından kaynaklandığını kendisi itiraf ediyor; ama, bence bugün için de öyle, yetersiz… Bu temkinin tek nedeni yetersizlik kaygısı değildir, kanaatini söylediğinde nasıl karşılanacağının da derdindedir. Yalpalı ve ‘hesaplı’ bir sürece ‘tekâmül’ demek mümkün olmadığı gibi, bunun Allah kaygısı (takva) ile olduğunu sanmak da saflık olur. Hadis rivayetlerini delil (nass) olarak mı, yoksa malzeme olarak mı gördüğünü açıklamak ve kendi üzerindeki töhmetleri kaldırmalıdır; yuvarlak sözlerle herkesi (ör. beni) savsaklamak mümkün olamayacağına göre, olması gereken dürüst davranmasıdır.

Çelişkileri de çok belirgin bir şekilde göze çarpıyor: Allah’tan başkasına dua etmenin, O’na ortak koşmak (şirk) niteliği taşıdığını iyi biliyor. Bu doğrultuda tevhide uygun öğretileri, buna aykırı inanç taşıyanlara yönelttiği ciddi eleştiriler var; çok kez buna tanık oldum. Öyle ki, bir tefsir dersindeki (Cinn Suresi, 1-28) anlatımlarında “Allah’tan başkasına dua etmek açıkça şirktir, bu ayet bunu söylüyor[Cinn Suresi, 20, M.F.E.].” diyor. Buradan konuyu doktrinel olarak bildiğini ve doğru bir düzlemde durduğunu görüyorsunuz; buraya kadar her şey yolunda… Doğru bilgi bu konuda kendisinin yanındadır, konuyu bilmiyor değil… Bir başka zaman ise işi öyle sulandırıyor ki, “Allah, Allah; bu ne şimdi?” diyorsunuz. İsmailağa çevresinin müptezeli Cübbeli ile aralarında bir çekişme oluyor; Cübbeli, şarlatanlığı ile buna galebe çalışıyor, bu da ne yapacağını şaşırıyor, çarenin Cübbeli ile mücadele etmekte değil de ondan sakınmakta olduğunu düşünüyor, mazlum edebiyatı yaparak şöyle diyor: “Karnıma saplanan bıçağın üzerinde kardeşimin kanlı elini görsem o’nun imanına hiçbir söz söylemeyeceğim.” Aslında samimi de değil; sakınmak, sakınırken de olgun bir insan imajı vermek için böyle söylüyor.

Cübbeli, Allah’tan başkasına dua eden/o’ndan yardım isteyen pagan kültürüne sahip sapık bir kimsedir; bunu açıkça söylemekten geri durmak için meşru hiçbir neden yoktur. Temiz bir inanca sahip, bu inancını Allah’ın “büyük zulüm” saydığı şirklerle kirletmemiş bir mü’minin imanından söz edilebilir (Kur’ân, 31: 13). Cübbeli’yi kınamaktan geri duran, hele ki o’na ‘iman’ atfederek o’nu tezkiye eden bir insan, bunu ancak bir çekince, bir kaygı ile yapabilir; değilse, bir bilgi ve bir basiretle değil... Daha önce “Bu açıkça şirktir” dediği bir inanca sahip ve hayatı boyunca o inanca çağıran bir kimse nasıl kardeşi oluyor?  Allah’tan başkasına dua etmek şirk ise -ki, öyledir-, Allah’tan başkasına dua eden, ibadette O’na ortak koşan Cübbeli niçin müşrik değildir? Müşrik ise, nasıl kardeşi oluyor? Allah’ın “Allah’ı bırakıp da, kıyamet gününe kadar cevap veremeyecek şeylere yalvarandan daha sapık kimdir?” dediği (Kur’ân, 46:5), Allah’ın bu beyanına göre kendisinden başka “daha sapık” hiç kimsenin olmadığı bir kişi, nasıl olur da o’nun kardeşi olabilir? Kardeşi kim? İman ne? Kime söz söylemiyor? Niçin?

Üstelik o’nu “O bir Müslüman, o tasavvuf terbiyesi almışbir  insan…” diyerek nasıl o’nu sena edebiliyor? Kaldı ki, çekindiğinde “sakınmak için” böyle sena ettiği bir kimseyi, bir başka zamanda şu sözleri ile nasıl zemmedebiliyor: “Kafasında sarık var, altında kafa yok; çenesinde sakal var, üstünde yüz yok; sırtında cübbe var, içinde adam yok!”  İnsan, bir Müslüman için böyle mi der? İnsan, kardeşi için böyle mi der? İnsan tasavvuf terbiyesi almış bir kimse için böyle mi der? Aslında bu, bir insanın içi ile dışının bir olmama hâlidir. Bu samimiyetsiz bir insanın çekinceleri nedeni ile yaranma çabasıdır (mudahane). Kendi çekinceleriniz söz konusu olduğunda, daha önce ‘şirk’ olarak nitelendirdiğiniz içerikler üzerinden hesap yapma ve geri sarma çirkinliği vardır. Hiç kimse o’na şunu da sormuyor: “Hocam, siz daha önce Cübbeli Ahmet’in inancında olan kimselerin içinde düştüğü durumu ‘şirk’ diye nitelendiriyordunuz, bundan bizi sakındırıyordunuz; şimdi o inancı taşıyan bir kimse nasıl Müslüman oldu, nasıl kardeşiniz oldu?” diye…

Öğretileriniz arasında ‘şirk’ olarak nitelendirdiğiniz düşünce, söz ve eylemleri kendisi ve çevresi için ‘din’ ve ‘akide’ hâline getirmiş bir kimseyi kınamaktan ve açıkça deşifre etmekten sizi alıkoyan hiçbir şey olamaz. Korkunun ecele faydası yoktur; erdemli davranıyor imajı vermek, çok iyi bildiklerimizi örtmeye yetmemektedir. İslamoğlu’nun şifrelerini çözmek ve yaptığı hesapları anlamak hiç zor değildir. Bu olayı Almanya’dan Sayın Recep Aykan Bey ile tartışmıştık; bir süre inanamadı, bunu o’na yakıştıramadı, İslamoğlu’na ait kaynaklarla bu sözlerin o’na aidiyetini kanıtladığım zaman hayretler içinde kalmış, rahatsız olmuş, üzülmüştü.

Aynı politika reyting kaygısı ile Hilal TV yayınlarında da câri... Yıllar önce bir programa denk gelmiştim. Sunucu Urfa’ya gitmiş, orada Urfa ile ilgili bir belgesel program yapıyor. Programda bir türbeyi veriyor, türbede bilmem kim medfun (adı aklımda kalmadı), kimin medfun olduğu da çok önemli değil, ister peygamber veya o’nun arkadaşlarından biri medfun olsun. Programı yapan genç bir delikanlı idi, türbeyi şöyle tanıtıyordu: “Burada yatan zat, öldükten sonra bile bu kabrinden tasarrufu devam eden bir zattır; büyük bir velidir, tüm Urfa halkı hacetleri için buraya gelir, bu zattan istekte bulunurlar.” Ürperdim! Bu sözler İslamoğlu’nun inancını uygun mu? O’nun çizgisi bu mu? Bu yayın o’nun çizgisine uygun mu? Aramızda yaşayan değerli insanlara bile kendisini uyaracakları zaman hiçbir söz hakkı tanımayan bir kişinin denetimi altında olan bir TV kanalında ölülerin tasarrufundan söz ediliyordu. Tevhid inancını tahrip eden, tevhide bedel bir öğreti ile Türk halkı üzerinde akreditasyon arıyorlar. Bu batılı, bu hurafeyi başka niçin satıyor olabilirler? Ne kötü bir açılım…

Allah yolunda  savaşan Mücahitleri hiç sevmiyor; konuşmaları arasında onlar lehine kelimeler arıyorum, pertavsızla; bulamıyorum. Aleyhlerine söz aramaya zaten gerek yok; konuşuyor. Gazze gibi Ümmet nezdinde genel kabul görmüş cihad cephelerini benimserken buluyoruz onu; hayli cömert ve keyifli… Ama Amerika’nın “Haçlı seferleri” diye adlandırarak tasallut ettiği topraklardaki mazlum Müslümanlara sahip çıktığını, onlardan yana olduğunu, onlara taraf olduğunu (velâyet) göremiyorsunuz. 

Kahramanımız, putları savunuyor. Molla Ömer’in liderliğinde Afganistan’da Müslümanlar (doğrusu ve yanlışı ile) devlet olduğunda, orada Buda’nın heykellerini patlatarak imha etmişlerdi. Ben o görüntüleri izlediğimde kalbim sürurla doldu; Peygamberimizin (s) Kâbe’yi putlardan temizlediği günü hatırlamış, çok duygulanmış ve sevinmiştim. Müslümanlar orada Buda’nın heykellerini yıkmamalılarmış; heykeller tarih değeri taşıyormuş, onları yıkmak bedevîlikmiş. Neyi savunuyorsunuz siz, putları mı? Şirk tarihi, batıl din mensuplarınına ait totemler, sizin ait olduğunuz inanç sisteminde korunması gereken bir değer midir? Ne maslahatımız var bizim o heykellerin korunmasında? Eğer öyleyse, Kâbe’deki putları imha ederek benzer tarihsel değerleri ortadan kaldırdığı için Rasulullah’ı neden kınamıyorsunuz? Buda'nın heykellerine sahip çıkmayı kimden öğrenmişti dersiniz? O heykeller UNESCO nezdinde itibarlı idi; Müslümanlar o heykelleri imha ettikleri zaman Kofi Annan "Bu bir insanlık kültürünün ortadan kaldırılmasıdır" demişti. Arap basını bunu Annan'ın dilinden yazmıştı: "Hâzâ tedmîr es-seqafiyye el-insâniyye". Annan ile aralarındaki bu dil ve kanaat birliği nereden geliyordu? 

Mustafa İslamoğlu, Türkiye siyasetine de iki yüzlü ve oportünist olmuştur. MSP hareketinin ve Akıncıların içinden geldiği halde, sonraları bir dönem Sayın Erbakan’ı tenkit etmiş/o’na karşı olmuş, yıllar sonra Erbakan yarı iktidar olduğunda (1996) o’ndan yana olmuş, cunta Erbakan’a musallat olduktan sonra (1997-…) bu kez o’nu tekrar eleştirmeye başlamış, Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın İBB günlerinde (1994) o’nunla iyi ilişkiler geliştirmiş, Ak Parti’nin yıldızı parladığında (2001) sevinmiş ve “umutlu olmuş”; son sürecin başında, ilkin süreci(n sonunu) net olarak tahmin edememiş -tam değilse bile- sanki bir yoklama çeker gibi Gezi Parkı Olayları’nda protestocuları destekler nitelikte tavır alarak Pensilvanya’nın rızasını gözetmiş, iktidarın yıldızının kayacağını sandığı günlerde Cuma hutbelerinde Başbakan Erdoğan’ı ve Erdoğan’ın İstanbul’daki özgün projelerini haksız yere eleştirmiş (2013), rüzgar yön değiştirince de (son hutbelerinde ve TV programlarında görüldüğü gibi) tekrar söylem değiştirmiş (2014), bununla birlikte geçtiğimiz haftalarda Sayın Esra Elönü ile yaptığı TV programında şimdiye kadar iktidardan hiçbir şekilde nemalanamadığını bir sitem ve kahırla “iç çekerek” söylemiş, hayli hayıflanarak ortaya döktüğü bilinçaltı boşalmasına bizi tanık kılmıştı. Bundan sonra kaç şekil alır, bilinmez.

* * *

Hacı Ali Doğan: Mustafa İslamoğlu’nun eserleri hakkında değerlendirmelerinizi almak isteriz. Eleştirilerinizde çok nitelikli bir arka plan bilgisine ve birikimine sahipolduğunuzu görüyoruz, çok ciddi eleştiriler yöneltiyorsunuz, eleştiriniz hayrete düşürüyor; anlattıklarınız karşısında eleştirilerinize karşı koymak da mümkün değil, sözlerinizin arkası hayli dolu duruyor. Böyle olunca, mutlaka eserleri hakkında da değerlendirmeleriniz vardır/olmuştur, buna da zaman ayırmış, emek vermişsinizdir diye düşünüyoruz. Eserleri ile ilgili düşüncelerinizi de öğrenmek isteriz, bu okuyucularımız için de çok faydalı olur. Neler söylemek istersiniz?

Muhammed Fatih Ergün: İlk aklıma gelenleri kategorize ederek sizinle paylaşayım. Benim ilk aklıma gelenler en çok önemsediklerimdir; onlar bende yer etmiştir, bu anlama gelir. Fakat söyleyeceklerim, eserleri ile ilgili söylenebileceklerin hepsi anlamına gelmez; genel olarak ve söylenebileceklerin bir kısmını söylemek belki mümkün olabilir. Ben, aklımda kalanlardan bir kısmını paylaşayım.

Yürek Devleti ve Adayış Risalesi adlı iki eserini çok değerli bulurum; ele aldığı konuların hakkını vermiş, çok faydalı iki eser… Takdir ediyorum, tereddütsüz öneriyorum. Bu iki eser, o’nun, bugüne oranla daha samimi ve temiz olduğu 90’lı yıllara ait; güzelliği de, bereketi de buradan geliyor zaten.

İmamlar ve Sultanlar adlı eserinde çeviri ve çok fazla alıntı hataları vardı; bu hataları gördüğümde hayrete düşmüştüm. Çalıştığı konuyu iyice kavramadan yaptığı iltibaslar dikkat çekiyordu. Tarih kitaplarından yaptığı alıntılarda fail ile mefulü birbirine karıştırdığı bile olmuştu; böyle olunca, zalim ile mazlum, mazlum ile zalim yer değiştiriyordu. Bilmiyorum, daha sonra çaplı bir tashih yapıldı mı? Eğer yapılmadı ise, o kitap, kötü bir tarih derlemesi niteliğinde idi.

Îman Risalesi gibi sonraki çalışmalarında da fahiş hatalar vardı; iman da keyfî tasarrufta bulunuyordu. Aklıma ilk gelenler 4: 59 ve 60. ayetlerle ilgili tasarruflar… Sonradan bu hataları düzeltip düzeltmediğini bilmiyorum.

Goldziher’in İslâm Tefsir Ekolleri adlı eserini Arapça aslından çevirmeye yeltenmiş, yaptığı bu çeviriyi (!) yayınlamıştı. Çevirideki yetersizliği ve yaptığı hatalar ehil olan kimseler tarafından tenkit edilmişti; Sayın Prof. Dr. Ömer Özsoy’un tenkitleri dikkate alınmaya değerdi. Mütercim ise, hak ettiği bu eleştiriler karşısında “Hata ettim, özür dilerim; düzeltmeliyim.” diyeceği yerde geçersiz gerekçelerle eleştirileri geçiştirmeye çalışıyor ve aklımda kaldığı kadar şöyle savunuyordu kendisi: “Siz biliyor musunuz, benim o kitabı hangi koşullarda çevirdiğimi? Cezaevi koşullarında çeviri yaptım; iki katlı ranzanın üstünde kalıyordum, o çeviriyi orada yaparken ranzanın alt katında esrar içiyorlardı, alışık olmadığım için esrar kokusunun etkisi altında kalmıştım, o koku benim başımı döndürmüştü, o yüzden...” Aslında, “O koşullarda bu kadar olur, ne yani, bu kadarla da olsa yaptığımla yetinin; ne yapacaksınız daha doğrusunu?” anlamına gelir bu geçiştirmeler... Bu geçiştirmelerde ‘gerekçe’ değeri yoktur; bu sözlerde ne ikna kabiliyeti vardır, ne de iğfal kabiliyeti… Esrar dumanından arkadaşın aklı bulanmış, tercüme yapıyor... Doğrusu, hiç kimse, “Mustafa Bey, o koşullarda bunu yapmak zorunda mıydınız, aceleniz neydi? Orada kitap okusaydınız, tefekkür edebildiğiniz kadar tefekkür etseydiniz, olmadı makale yazsaydınız, sağlıklı çeviri yapmanızın mümkün olmadığı o koşullarda o kitabı çevirmeseydiniz; bu kitabın yayını çok önemli idi ise, tahliye olduktan sonra yapardınız ya da neden daha sonra ikinci bir kez gözden geçirerek yayınlamayı düşünmediniz?” diye sormuyor. Oysa -çok iyi biliyorum- o, o günleri daha sonrası için en verimli bir şekilde nasıl ranta çevireceğini düşünerek geçiriyordu, bu amaçla o çeviriyi orada yapmak istemişti, o yüzden bu kadar ısrarlı idi  -ki, çıktıktan sonra bu çalışmasının semeresi ile geçinmeyi planlıyordu-.

Üç Muhammed adlı eseri de çok eleştirildi; ilmî olan eleştirilerin büyük bir kısmına ben de katılıyorum; özellikle Sayın Ebubekir Sifil’in eleştirilerinden çoğu haklı ve tutarlı eleştirilerdi. Sifil, “Anlama Probleminden Müşteki Yazara Hatırlatmalar” başlıklı Milli Gazete’de yayınlanan çok sayıda seri makale (13 ayrı makale) ile bu çalışmayı düzeyli bir şekilde tenkit etti (2003). Sifil ile bu konuda özel yazışmalarımız oldu; -çizgi olarak kendisi ile çok fazla örtüşmesek de- bu konuda o’nu tutarlı buluyorum. En azından dile ve kaynaklara müelliften daha hâkim ve dikkatli. Metin Çetin’in Sûfi tandansla kaleme aldığı Üç Muhammed Kitabına Reddiye gibi hayli hacimli bazı eleştiriler yapılmışsa da onları çok fazla dikkate almamak gerekir.

Bu kitapla ilgili dikkatimi hayli çeken bir şey: ‘Kur’âniyyûn’ topluluğu hakkında söylediklerinde, onların muhaliflerinin söyledikleri sözleri baz alarak eleştiri yöneltiyordu; oysa bu, Türkiye Gazetesi yazarlarından Ali Eren’in veya Cübbeli Ahmet’in kendisi hakkındaki söz ve şehadetlerine itibar etmek gibi bir şeydi, hiç de ilmî değildi. Mustafa İslamoğlu’nun dil bilgisi, alıntı ahlakına riayet etmemesi gibi tebarüz eden önemli zaaflarını bir an görmezden gelebilirsek-, aslında o çalışmanın faydaları da vardı; okunmasını önermiştim. Üç Muhammed adlı kitabın üst çatısına, dış iskeletine ve kitapta kullanılan argümanların çoğuna katılıyorum; bu eser, -genellikle- okuyucuya verilmek istenen mesaj bakımından değil, müelliften kaynaklanan zaaflar nedeni ile tenkit edilmektedir.

Kendi önerdiği “peygamber algısı” karşısında Selefiler ve Sufiler hepten hatalı mıydı; Kur’ân ekseninde önerdiği peygamber algısında kendisi her tercih ve söyleminde isabetli ve tutarlı mıydı? Bu çalışmayı yaparken, materyal kullanımında dil ve usul esaslarına her zaman özen göstermiş miydi ya da -ve en önemlisi- o, böyle bir alanda temyiz ve tercihe ehil miydi? Bunlar çok ayrı konular, bahs-i diğer…

Alıntı adabına hiç riayet etmiyor. Beğendiği bir görüşü -kendisinden öncekilere ait olduğu halde- kimi zaman bu aidiyete hiç değinmeden ve yalan söyleyerek “Bunu böyle anlamak tarihte bir tek bu fakire nasip oldu.” [nasıl bir fakir ise? M.F.E.] diyerek veri satıyor; aslında veri de araç, gerçekte kendisini satıyor. O’nun bu havalarını gördüğümde, aynı müktesebata en az kendisi kadar vâkıf veya ulaşabilir olduğum için azı dişlerim görününceye kadar gülüyorum, sonra da tuhaf bir burukluk kaplıyor içimi, acıyorum. Değer mi?

Geçmiş müktesebat olmasaydı, bu tür insanlar ne ile geçinecekti, çok merak ediyorum. Muktebes bilgilerle elde ettiği verilerden başka pek bir sermayesi yoktur; alıntı yapmanın ötesinde orijinal bir şey ortaya koyamamakta, fırsat bulduğunda -çok fazla göze çarpmayacaksa eğer- iktibasları dahi kendisine mal ederek ‘mucit’ edaları ile sunmaktadır. Bu tür kimseler, muhataplarının akılları ile eğleniyorlar; oysa bunlar, bir yerden yaptığı alıntının bile gereği gibi hakkını veremeyen, yaptıkları alıntıyı başka verilerle mukayese etmede bile vasat bir ölçekte yeterli olamayan kimselerdir.

Eserlerinde referans göstermede yetersiz kalıyor. Kendisine “Bu söylediğinizi sizden önce kim söyledi, böyle düşünen/yapan var mı?” diyerek kaynak soruyorlar. O, “Ben söyledim, oldu; ben böyle düşünüyorum/yapıyorum; oluyor!” diyerek muhatabı sinirlendirecek bir üslupla karşılık veriyor. Bu ilmi bir yöntem değildir; ama o, kendisi ile yapılan bir tartışmada böyle söylemiştir. Teğet geçtiği, tevil ettiği, tevilde zorlandığında da kimi zaman tahrif ettiği içerikler olabiliyor. Bunlar bir ilim ehlinden sâdır olacak şeyler değil. Değil mi? Okuyucularından bunu gören ve bundan rahatsız olanlar kimseler oluyor.

Arapların yaptığı Türkiye’de “Şamile” diye bilinen, el-Mektebetu’ş-Şamile adlı bir bilgisayar programı var: İslâm tarihindeki pek çok eser, bir sistematik gözetilerek bu programa yüklenmiş. Herhangi bir kelime ile bir kaynakta ya da tüm kaynaklarda arama yapmak istediğinizde, program, arka planda yüklü eserlerde o kelimenin geçtiği bütün metinleri kaynakları ile birlikte listeliyor; okuyor, karşılaştırıyor, kopyala-yapıştır yapabiliyor, çıkış alabiliyorsunuz; çok görkemli ve kabiliyetli bir çalışma, ben de kullanıyorum. Geçmişte bu yazılımın daha basit sürümleri ve farklı uygulamalar vardı; ama son hali ile bu çalışma çok güzel... İslamoğlu’nun da bu tür yazılımları kullandığını biliyorum; teknolojinin avantajlarından yararlanıyor, bilgiye birkaç saniyede ulaşıyor, birkaç dakikada binlerce, on binlerce kaynağı tarayarak herhangi bir konu hakkında toplu veri elde ediyor, bunlardan beğendiklerini alıyor, bazen de yerine ve ortamına göre kullanılmaya elverişli olanları alıyor, çok bilinen ve yaygın olan bilgilerin -özellikle de Türkiye’de Türkçe çevirisine çok kolay ulaşılabilecek olanların- referanslarını veriyor; pek bilinmeyen, Türkçe çevirisi yapılmamış, kolaylıkla erişilemeyecek, bilgisi genellikle ileri düzeydeki araştırmaların bilgisi dahilinde olan eserlerden devşirdiği bilgileri ve bu bilgiler sayesinde ulaştığı sonuçları “Bunu böyle anlamak tarihte bir tek bu fakire nasip oldu.” hilesi ile pazarlıyor. Şimdi ben böylelerine “Şamile âlimi” diyorum. Mübarek ise, mübarek olsun.

“Teknolojinin avantajlarını kullanıyor.” dedim, ama bu yanlış anlaşılmasın. Bunlar sıradan kullanımlar, benim çocuklarımız da aynı yazılımları kullanabiliyorlar. Bu tür basit araçların kullanımının yanı sıra, teknolojiyi kullanmada hayli geri olduğunu düşünüyorum. Bununla ilgili size bir örnek vereyim, birlikte gülelim:

90’lı yılların sonlarına doğru idi; küresel ölçekte etkin olan bir virüsün, Windows 98 işletim sistemlerinin takvim ve saat ayarlarına bağlı olarak, tüm dünyadaki bilgisayarlara Internet ağı üzerinden zarar vermesi sonrasında dünyadaki tüm bilgisayarlar eş zamanlı göçmüştü. O gün, benim de tek bir bilgisayarda geçişli olarak kullandığım Türkçe, Arapça ve İngilizce üç ayrı işletim sistemim arka arkaya göçmüş, o yılların kısıtlı imkânları ile kendi problemimi halletmiştim. Mustafa İslamoğlu, aynı sorun nedeni ile, bir köşe yazısında veri kayıplarından söz ediyor, ağlıyordu (mecaz); tüm verilerini yitirmiş, bu acısını okurları ile paylaşmıştı. Bu olaydan ötürü çok yıprandığını, kayıp dokümanları nedeni ile çok üzüldüğünü, artık yedekli çalışmak gerektiğini, bunun yeni farkına vardığını söylüyor ve “Anladım ki, bilgisayar da fâni imiş!” şeklindeki tuhaf bir cümle ile sözlerini sonlandırıyordu. Düşünebiliyor musunuz, o güne kadar yedekleri yok veya eksik, bilgisayarındaki verilere bir zarar geleceğini düşünemiyor, o güne kadar bilgisayarı bâki zannediyor, verilerini yitirince bilgisayarın fâni olduğunu anlıyor. Buyurun, teknolojiye de bu kadar vâkıf ve hâkim! Ağladığını görünce üzüldüm, küçük bir katkıda bulunmak için kendisini arayarak yardımcı olabileceğimi söylemiştim -ki, mesleğim ve işim de bu idi-. Onlar da kendi problemlerine çözüm aramışlar, ben kendisini arayana kadar veri kurtarma işi yapan başka bir şirketten hizmet alarak kendi sorunlarını çözmüşler ya da çözmek üzerelerdi; aradığıma ve yardım teklifime memnun olmuş, teşekkür etmişti.

Eserlerinde intihal yapıyor. Hac Risalesi adlı eseri, Ali Şeriati’nin Hac adlı eserinden mülhem gizli bir intihaldir. Bu intihalde, Şeriati’nin bakış açısını, eserinin çatısını ve iskeletini, kendi tesviyeleri ile o’nun “Hac dilini” ve “Hac okumalarını” devşirmiş, kendisine aitmiş gibi satmıştır. Bana göre, Şeriati’nin eseri daha önce basılmıştı, alanındaki boşluğu dolduruyordu; İslamoğlu’nun aynı içerikte, üstelik o’ndan intihalle yeni bir eser çıkarmasına gerek yoktu.

Muhammed Esed’in Türkçe çevirisinden, müellifin hemen hemen tüm tercihlerinden tutun da kitabın mizanpajına kadar intihal yapmış, bu intihalle kendisine ait yeni bir meal kotarmayı planlamış, yaptığı intihallere “gerekçe” adını verdiği farklı birkaç dipnot ekleyerek Hayat Kitabı Kur’ân Gerekçeli Meal adında bir derleme yaratmış, bununla da övünmüştür.

Daha da gülünç olan, “emeğine vurgu” yaparak meali takdim etmiştir. Türkiye’de Esed’in çevirisi yayınlandıktan sonra (1996), o çalışma üzerinden üzerinden intihal yaparak orijinal çabayı “bir şekilde” kendisine mal etmeyi önceden planlamıştır. Sonraları, kendi çevirisi ile ilgili çalışma geçmişinden söz ederken, hazırlık yılları ile ilgili verdiği süre bilgisi de bu kanaatimizin ek karinesi niteliğindedir; verdiği süre yaklaşık olarak bu yıllara tekabül eder (Esed’in çevirisinin Türkiye’de basılacağının duyulduğu yıllar da bu süreye eklenebilir).

İntihalin hazırlık aşamasında Esed çevirisini hem benimseyen, hem de eleştiren bir tavır içinde olması kendince bir ‘hesaba’ yöneliktir; bu doğrultuda çok sayıda seri makale yazarak eseri sürekli gündemde tutmuştur (2005). Yeni Şafak’taki ilk makalesinde şöyle der: “Herkes gibi bu emek mahsulü çalışmadan, biz Kur’ân öğrencileri de istifade ettik, takdir ettik, tavsiye ettik. Fakat tavsiye ederken, eleştirdiğimiz ve katılmadığımız noktaları da şifahen beyan etmeyi ihmal etmedik.” Benimseme ve eleştirilerindeki bazı isabet ve tutarsızlıkları bir yana, o yıllarda Esed’in çevirisine yaptığı cerh ve tadilden iki türlü nemalandığını düşünüyorum: benimserken, benimsediklerini kendi çevirisine intihal yapacaktı; eleştirirken, kendi çevirisinin “daha doğru ve tutarlı” olduğu imajını oluşturmak istiyordu. Değilse, kendi çevirisine ne gerek vardı?

Kendi çevirisinin ilk baskısını, çok önemsedikleri bir program gününe yetişmeyi hedeflemişler, kitabın pek çok hata ile malul olduğuna da hiç aldırış etmeden ivedi bir şekilde basmışlardır; söz konusu günde, İslamoğlu’nun, eserin ön sözünde ve programın yapıldığı salondaki ‘havaları’ eşliğinde Allah’ın Kitabı az bir değer karşılığında kalabalıklara satılmıştır (2008).  

Şimdi, tek bir fiil ile işlenen birçok cürümden hangisini eleştireceksiniz? Kur’ân üzerinden din ticaretini mi, başkasına ait bir mealden intihal ile hak etmediği bir şöhretin keyfini çıkarmayı mı, (ç)alıntı ile ortaya çıkardığı bir eser (!) üzerinden yıllarca övünmesini mi? Eserdeki hataları mı? Hangisini, hangisini? Bu tespitlerimi abartılı bulanlara birkaç önerim olabilir: Kur’ân üzerinden din ticareti yapıldığı şeklindeki söylemimizi abartılı bulanlar, İslamoğlu’nu ziyaret etsinler, bu eserin dijital nüshasını Internet üzerinden ücretsiz dağıtmak istediklerini söylesinler, sonra kendisinin yüzüne baksınlar; ne görürlerse, söylemek istediğim ondan başkası değildir. Bu kitabın (!) intihal yolu ile hazırlandığına inanmayanlar, Esed’in eseri ile -ki, Kur’ân Mesajı, Meal-Tefsir adlı o eseri biz baskı öncesinden biliriz-, Hayat Kitabı Kur’ân Gerekçeli Meal adındaki gerekçesiz intihali birbiri ile mukayese etsinler; çok zor değil bu, bakalım iki eser arasında söylediğim bire bir benzerlikten başka ne görecekler? Bu arsızlığa tanık olan duyarlı bir insan, bir Internet sayfasında tepkisini şu sözlerle dile getirmiştir: “Allahın kitabını satıyorsunuz? Niçin yazıldı bu meal? Allah için mi, yoksa para kazanmak için mi? Allahtan korkun.”  Benim de Rasulullah’ın (s) şu sözü aklıma geliyor: “İnsanların, ilk nübüvvet günlerinden bu yana duyageldikleri sözlerden biri şudur: Eğer utanmıyorsan, dilediğini yap!”

Sayın Prof. Dr. Mustafa Öztürk, “Doğuştan Müfessirlik ve Merdiven Altı Tefsircilik” başlıklı çalışmasında İslamoğlu’nun tefsir çalışmalarını ve mealini ağır bir dille tenkit etmiş, bu tür çalışmaların genellikle merdiven altı mutfaklarda hazırlandığını söyleyerek ortaya konan hatalarla malul ürünü hafife almıştır. Ayrıca, mezhebi ile ilgili tercihlerini ve tercihlerinde benim de kendisini hatalı bulduğum yanları bir yana bırakacak olursak -ki, birçok nedenden ötürü bunları bir yana bırakabiliriz-, Sayın Mehmet Emin Akın da söz konusu intihale dönük çaplı bir karşı çalışma yapmıştır; bir kardeşim hediye etmişti, Te’vilin Tahrife Dönüşmesi adlı bu çalışmayı dikkate aldığımı söylemek isterim. Daha da ilginç ve sevindirici olan şu ki, İslamoğlu’nun kendi çevresinden olduğu halde, Kur’ân’a ve Kur’ân ilimlerine vâkıf insaflı kimseler de bu meali tenkit etmekte, niyet problemlerini ve çalışmadaki zaafları görebilmekteler… Ne ki, üzücü olan da şu ki, bunu o’na söylemeye çekiniyorlar, çünkü nasıl bir tavır ve tarzla karşılacaklarının farkındalar…

Bu çalışmadan ve kendi eserleri aleyhine yapılan karşı çalışmalardan -yapılan bu çalışmaların ilmi değeri ve niteliği ne olursa olsun hepsinden- İslamoğlu’nun ileri derecede rahatsızlık duyduğunu biliyor, bu yüzden sağlık sorunları yaşadığını duyuyorum. Çünkü söz konusu olan geçim kapısıdır, müktesep ve potansiyel getiri, ne gözden çıkarılacak gibidir, ne de göz ardı edilecek gibi… Kendisini tenkit edenlere karşı çok agresif, kırıcı ve hoyrat davranmasının arkasında da bence bu nedenler aranmalıdır.

Arap diline gereği gibi vakıf olmamak, çeviri ve alıntı hataları, intihal, acelecilik, dikkat eksikliği, (aynı eserin içinde bile) çelişkiler (kendisinin o çalışma ile vermek istediği mesaj ne olursa olsun) ve eserlerine ilmî değer atfetmemize engel olmaktadır. Bunlar bir müellife yakışmayan eksiklikler ve özensizlikler olarak karşımızda durmaktadır.

Başkalarının emek verdiği eserlere göz dikmek, onları kendisine mal ederek, mal edinerek, üzerine kendi adını vererek basma temayül ve tekliflerinin ise hiçbir şekilde izah edilebilecek bir yanı yoktur. İslamoğlu’nun -direkt kendisi bire bir ilişki ile değilse de- dolaylı olarak ve aracılar aracılığı ile önemli eserler veren müelliflere bu doğrultuda teklifleri olmuş, bu teklifler müellifler tarafından kabul görmemiştir. Her zaman son sözü söyleyenin kendisi olduğu o çatının altında, bu tür tekliflerin müelliflere kendi insiyatifinden bağımsız yapıldığı düşünülemez; bu da ciddi bir ahlâk sorunudur, kınama konusudur.

Yayıncılığı ticarete konu etmesi de ayrı bir faciadır; bu algısının dini bir temeli yoktur, İslam toplumlarında yayıncılık üzerinden yaygın olan ticaret algısı sorgulanmadan sürdürülen Allah’ın razı olmadığı bir eğilimdir. Kişilik zaafları kendisinin, bu tür zaaflar ise eserlerinin saygınlığını ortadan kaldırmaktadır.

* * *

Hacı Ali Doğan: Mustafa İslamoğlu’nu samimi bulmadığınızı söylediniz, sürekli “din ticareti” vurgusu yapıyorsunuz; İslamoğlu’nun amacı ve hedefi nedir, bu konuda neler söylemek istersiniz? Belki de en önemli sorusu ve bu.

Muhammed Fatih Ergün: Değerli kardeşim; tüm peygamberler, öğretileri karşılığında hiçbir karşılık beklememişler, ‘hasbî’ olmuşlardır. Allah, bu prensibe riayeti gönderdiği her peygamberin dilinden muhataplarına duyurmuştur; insanlar bilsin ki, din, o dine çağıranın herhangi bir çıkarı ve geçimi için bir araç değildir. Peygamberimize de, önceki peygamberlerin bu sünneti üzere şöyle demesi emredilmiştir: “De ki: “Ben buna karşılık sizden, dileyen kimsenin Rabbine giden bir yol tutmasından başka herhangi karşılık beklemiyorum.” (Kur’ân, 25: 57).

İran sinemasına ait bir film var, Meryem (s)’in hayatını konu alıyor, bilmiyorum izlediniz mi? Orada Zekeriya (s) peygamberi kavmine şöyle derken veriyorlar: “Her peygamber kavmine dini anlatmıştır, ama hiçbir peygamber din üzerinden geçim sağlamamıştır.” Bu gerçekten çok manidar bir sözdür olması gereken budur; bunun ardındayız, buna aykırı olanı benimsemiyor ve kınıyoruz. Şu da bir gerçek: hasbî kalabilmek için geçimimizi sağlayabileceğimiz bir mesleğimiz olmalıdır; değilse, insan acıkınca dinini yer, bu potansiyel tehlikedir. Bu kardeşimiz keşke konfeksiyoncu olarak kalsaydı…

Evet, Mustafa İslamoğlu’nu samimi bulmuyorum, bunu açıkça söylüyorum: O, “din ticareti” yapıyor; bu açıkça bezirgânlık, öyle ki yaptıklarının en kötüsü de bu… Şimdiye kadar “din ticareti” dendiği zaman hurafe pazarlayarak, bâtılları satarak geçinen kimseler akla gelmiştir. Evet, bu dini duygular üzerinden uyanıkların yaptığı bir ticarettir. Ancak,  bizim çevrede şimdiye kadar gerçekleri anlatan insanlar çok az olduğu, onların da çoğu samimi kimseler olduğu için doğru öğretiler üzerinden bir din ticareti pek bilinmiyordu. Mustafa İslamoğlu’nun öğretilerinden çoğuna bir diyeceğim olmaz, dini söylemlerinin büyük bir kısmına muvafakat ediyorum; belki bazı rötuşlar önerebilirim, çok az konuda dinî kanaatlerine katılmayabilirim. O’nun pratiğinde sadece hurafenin ve batılların değil, doğru öğretilerin ticarete konu edildiğini görüyorum; her zaman hurafe satılmıyor, bazen de böyle ‘hak’ satılıyor, konjonktür ve çıkarlar hangisini gerekli kılıyor ve öne alınmasını gerektiriyorsa…

Tapınağına ve ticaretine çok basit bir eleştiri ile yaklaşın, sizden öncekilerin başına gelenlerin sizin de başınıza geldiğini göreceksiniz. Nasıl öyle bir mücadele vermesin ki, o konuma gelebilmek için nelere katlandı, o konumu korumak için ne ödünler verdi/veriyor. Hutbelerinde “Dişimle-tırnağımla bugünle getirdiğim müesseselerim…” edebiyatı yaparken bundan başkasını mı kastediyor sanıyorsunuz? Yine -dışarıdan da olsa- baktığınızda çok net göreceksiniz ki, birinci dereceden yakınları başta olmak üzere pek çoğu mabedin gelirleri ile geçiniyor; o, mabedi bir gelir kaynağı olarak görüyorlar, “tapınak ticareti” nitelendirmem boşuna değil, bunun da arkası çok dolu…

Size bir anımı anlatayım: 1998 yılında Sayın Mehmet Göktaş Sakarya’da konuğumdu, o anlatmıştı -ki, o, müstafi bir müftüdür ve İslamoğlu’nun hemşehrisidir: Göktaş, o dönemde ekonomik sıkıntılar çekiyor, bir gün kendisine misafir oluyor ve hâl hatır faslından sonra söz sıkıntılarına geliyor. İslamoğlu, “Hocam, kitaplarınla geçinemiyor musun? Bak ben, ne imkânlar elde etmiş durumdayım.” diyor ve bir süre diyaloğun seyrini bu formatta sürdürüyor. Göktaş’tan bunları duyan siz olsanız, niyetini kendi sözlerinden anladığınız bu kişinin kalbinin ibresinin gösterdiği yegâne istikametle ilgili benden çok farklı mı düşünürsünüz? Göktaş bunu anlatınca, anladım ki, o’nun tüm himmeti dünyası için... Bu öyküyü dinlemeden önce de buna yakın kanaatlerim vardı, Göktaş’ın anlattıkları kanaatlerimi teyit etti; sonrasında herhangi bir gözleme gerek yoktu, görme yetisini kaybetmemiş gözler için bugün çok şey ortada; tapınak da, ticaret de, bezirgân da, niyet ve eylemler de…

Riya çok belirgin… Başındaki külahından mahkûmiyet günlerini pazarlama çabalarına kadar… Deprem günlerinde Gölcük’te, ailesini yitirmiş bir depremzedeye yaptığı yardımı ulusal bir gazetedeki köşe yazısı ile ilan etmesinden, Gazze’de dağıttığı yardım kolilerini taşırken verdiği pozlara, bu pozları kendi medyaları aracılığı ile kamuoyuna servis edişine kadar… Dua ederken ağlıyor gibi yapmasından, beste ile Kur’ân okumasındaki tekellüf, usulsüzlük ve ihlâllerine kadar pek çok hâlinden çirkin bir riya kokusu alıyorum.

Akabe Vakfı’nın mescidinde, hiçbir ihtiyaç veya dinî bir gereklilik olmaksızın başına koyduğu, estetik olarak da herhangi bir değer taşımayan o külah ile neyi amaçlıyor -ki, o külah, Türk örfündeki klasik namaz takkesi gibi de değildir ve herkesin kullandığından farklıdır-? Geçenlerde, sosyal medyada bir kardeşimiz bana soruyor, “Mustafa İslamoğlu bu takkeyi (takke mi neyse) neden takıyor? Ne dersiniz?” diye… Aynen böyle soruyor. Yani, sadece benim dikkatimi çekiyor değil, sadece eleştirmiş olmak için bir şey buluyor ve o’nunla eleştiri yapıyor değilim; insanlar böyle şeyleri merak ediyor, herkes gözü kapalı yaşamıyor ki… Kaldı ki, basit hesaplar bunlar…

Ben de, öncelikle bunu kendisine sormak gerektiğini belirtmekle birlikte, İslamoğlu’nu çok iyi tanıdığım için 7 ayrı vecih ile bu konuda kanaatimi söyledim, o kardeşimizin ricasına istinaden... Dedim ki: (1) O bir Hoca... Yani, bu dinin ‘Lord’u; öyle görüyor kendisini, öyle görüyorlar kendisini; siz buna ‘Baron’ da diyebilirsiniz; sonuçta “Özel adam”… Kendisinin “Ben Allah’ın bazı insanları özel yarattığına inanmışımdır hep.” dediğini söyledim size, bunu o sözü ile birlikte düşünün. Küçüklüğü baskı altında geçen bir kişi, sonrasında tedavi de görmemişse eğer -ki, görmemiş bildiğim kadarı ile-, bu kompleks olağan. (2) Ayrıcalıklı olmak ve öyle kalmak istiyor; farkında iseniz, külahı başkalarının külahına hiç benzemiyor; onlardan farklı, ayrı bir stil. Neden? (3) Geleneği koruyor, öyle görünüyor. “Mustafa Hoca başı açık namaz kıldırıyor, bu nasıl hoca?” denmesini istemiyor, zaten böyle dendiği için külah kullandığı ile ilgili rivayetler de var; çünkü gelenlerin hepsi müdavimi ve hayranı değil; öyle olması umulan kimseler, yeni kurbanlar da var aralarında, onları kazanma telâşında, “onlardan kazanma” telâşında, onları kaybetme kaygısında. Duruma göre tavır alıyor; değilse, bilmiyor mu, bunun dini bir gereklilik olmadığını, kültür olduğunu? Bilmemesi mümkün mü? Bir başka konuşmasında kendisi demiyor mu, “-Değil takke, sarık bile dini bir gereklilik değildir.” diye… Diyor, ama o’nu dinleyenler: “Hoca, be ne yaman çelişkidir; bir öyle, bir böyle diyorsun.” demiyor. (4) O bir şovmen; kim söyleyebilir aksini? Her şovmen için kostümlerinin yanı sıra bir de aksesuar vardır; o’nun ki de bu. (5) Entelektüel ortamlarda kendisine bakınız: oralarda bir ‘beyefendi’ görünümü, mescitte ise geleneksel, tipik ve komik “din adamı” görüntüsü… “Din adamı” da ne demekse? Gerçek yüzü mü? Onu ancak terbiye edemediği nefsine ve dinden elde ettiği rantına dokunduğunuz zaman görürsünüz, külahlı veya külahsız iken aynı tepkiyi verir. (6) Komikliği, maskaralığı, ucube bir görünümü seviyor olabilir; bu açıdan (da) giyim kuşam tarzı ile hayli kabiliyetli bir görüntü oluşturuyor. Böyle olunca bu hâli karikatürize eden karşıtlara kızmak hiç sağlıklı değil; çünkü sorarlar: “Komedi ihdası ederek malzeme veren kim?” derler. (7) Bunda kendisi için daha başka fayda ve getiriler de olabilir, düşünmek veya itiraf ettirmek lazım.

Fırsat bulduğu her ortamda, yattığı üç günlük cezayı hayatı boyunca reklam ederek yaşayan bir insan. Abant Platformları’ndan birinde (2000) konuşmasına başlarken kurduğu cümlelere bakın: “Benden başka bu masada bizzat hukuk ihlaline uğramış, cezaevine girmiş, düşünce suçlusu olmuş biri var mı, bilmiyorum. Bağışlayın, kendimle başlamak istiyorum.” Bir insan kendini ancak bu kadar kasar ve satar. Bu nasıl bir haysiyet Allah aşkına? Gıdası da bu olduğu halde, mahkûmiyet günlerinde yüzlerce kilometrelik yollardan bin bir güçlükle ziyaretine gelen, samimi, beklentisiz, o’nu Allah rızası için seven ve “bir şey” zanneden değerli insanları nasıl incittiğini, onların hissiyatını nasıl yaraladığını, dolaylı söylemlerle onları nasıl aşağıladığını ise, bizzat kendilerinden duygularına tanık olduğunuz ortamlarda dinlemeniz gerekir; öyle ki, bu aşağılamalarını Abant Platformlarındaki söylemlerine bile konu yapabilmiştir. Ziyaretçi mağdurlardan biri öykünün bir kesitini şöyle aktarıyor: “Biz onun mağduriyetini yüreğimizde hissettiğimiz için birçok şeyi riske atarak yanına gittik. Hoca’nın yanından ayrıldıktan sonra, yanımdaki arkadaş: “Yeni bir Fethullah doğuyor.” dedi, ben “Ne fesat kalplisin, hadi ordan…” dedim.” Ne ilginç; birbirimizden habersiz ben de bu doğumu yıllar önce bilmiştim; bana öyküyü anlatan kişi ise yanılmıştı, ona durum değerlendirmesi yapan Müslüman hiç de fesat kalpli değil, tam tersi basireti kutlanmaya değer bir kimse idi. Bu olay “Üstad’a Hiç Yakışmadı” başlıklı bir makale ile basına taşınmış, İslamoğlu bundan çok rahatsız olmuştu.

Büyük üstadı Gülen gibi ağlamaya çalışıyor; o’nun kadar başarılı değilse de -ki, olabileceğini sanmam-, “her taklit aslına bir övgüdür.” kabilinden bize o’nu hatırlatmada başarılı. İslamoğlu bir "junior" ("Junior", daha düşük mevkiye sahip, ast... Bir ailede aynı isme sahip iki kişiden küçük olanı nitelemek için kullanılır)... Öyle ki, bir Gazze katliamı gününde (2009), katliam üzerinden bile şov yaparak itibar aramak isteyecek kadar küçülüyor, bayağılaşıyor; İstanbul’un selâtin camilerinden birinde kalabalık bir cami cemaatine ve naklen yayın izleyicilerine her zamankinden daha yoğun bir performansla rol yapmaya çabalarken -bir damla göz yaşı ile bile olsa- ağlamayabilmek için öyle kıvırıyor, öyle kıvırıyor, ıkınıyordu ki, (bilmiyorum, önceden verilen talimatlarla mıdır?) kameramanın o esnada yakınlaştırdığı görüntü üzerinden kendisinin beden dilini doğru okuyabilenler orada, mescidin içinde abdest bozmak üzere olduğunu sanıyor… Cidden böyle, bu denli…

Bu görüntüleri izlemek isteyenler Youtube kanalına bakabilirler; “Mustafa İslamoğlu”, ‘Gazze’, ‘kunut’ gibi anahtar kelimelerle gelişmiş arama yapılınca dört ayrı parça halinde o şovlar geliyor. İşte, Türkiye’de İslâmcılığın ve süperstarların hâl-i pür melâli bu. Malzeme bu, ötekilere… Görüyorlar ve gülüyorlar biliyorum; bilmiyorum nereleri ile... Görüyorlar ve gülüyorlar, bizim göremediğimiz kadar… Bu normal bir şey değil; psikolojik problemleri olan, fakat bunları mümkün olduğu kadar (ve öyle zannediyorum, yakınlarına ve “kendisine bile”) örte(bile)n bir insan… “Şunlara bir bakın, ben mi değerlendirmede aşırı gidiyorum, siz neler hissediyorsunuz?” diyerek değerlendirmelerini almak istediğim herkes, -Allah’a yemin ediyor ve öyle söylüyorum- hepsi benimle aynı şeyleri düşündüğünü ve hissettiğini söylemiştir. Benden daha fazla midesini tutamayanlar oluyordu; öyle ki, bu içerikler onlarla aramızda bir hiciv konusu olarak baki kaldı.

Bence bunların hepsi riyadır. Bir insan, yaşadığı toplumun dini veya ulusal örfünde olmayan, kendisini diğer insanlardan ayrıcalıklı kılacak bir giysiyi niçin kullanır? Yardım dağıtırken bir insan neden poz verir, görüntü kaydettirir? “Dua ederken” (Kur’ân, 7:205) ve “salâtı ikamede” (Kur’ân, 17:110) yüksek ses haram kılınmış ve tam bir gizlilikle bunların yapılması emredilmiş olduğu halde, bir insan niçin “alâ melei’n-nâs” sesli dua eder, duasında hissetmediklerini söyler veya hissettiklerinden çok daha fazlası için abartı yapar, ağlayamadığı halde ağlamak için niçin dakikalarca ıkınır? Kur’ân’ın ne için indirildiğini de bildiği halde, niçin beste ile Kur’ân okur, bunu tecviz ve tervic eder? Sanırım Necip Fazıl’ın dediği gibi, “Hayatımızın yarısını uyuyarak geçiriyoruz, diğer yarısını da uyutularak…”

Bu eğilimlerin olduğu yerde “Allah rızası” olamaz; bunlar tevhide aykırıdır, Allah’a saygısızlıktır. Allah bunlardan razı olmaz, bunlara kızar ve “Kimi/neyi rızama ortak kılmışsan, şimdi git-karşılığını da ondan iste.” der ve yaptıklarınızı yüzünüze çarpar; çünkü Allah, -mülkünde ve hükmünde olduğu gibi- rızasında da hiçbir ortak/eş/denk kabul etmez. İyi işler yaptığınızı sandığınız halde amelleriniz boşa gider (Kur’ân, 17: 103-105). Kıyamet gününde Allah’tan ilgi görmeyince, mahşer meydanında hayranlarınızı aramak zorunda kalırsınız. Ben de bu drama tanık olursam, “Nasılmış, dünyada iken söylediklerimin hak olduğunu şimdi bildiniz mi? Ben size doğru olanı işaret ederken, gayrı meşru sevdalarınız sizinle hak arasına bir perde olmuştu.” der ve -eğer kendi işim bitti ise- orada sizinle istihza ederim.

Sadece riya değil, riyaset sevdası da hayli belirgindir. Bu bağlamda yine bir başka çok ilginç örnek vereyim: 2006 yılında, Sayın Abdullah Büyük ile birlikte bir seyahatimiz olmuştu. Yolda söz sözü açtı, eski günleri andık. Kendisi ile geçmiş dönemlerden bir ortak yanımız da 1988’li yıllarda başlayan “Vahdet hareketi” ve hareket içindeki kolektif çabalarımızdı; o dönemleri bilenler bu çabayı hatırlayacaktır. Metot ve strateji açısından bazı problemler içeriyor ve o günlerde biz bunları göremiyor idiysek de-, ben şunu o zaman da görüyordum ve bugün de tereddütsüz tanıklık ediyorum ki, hareketi başlatanlar samimi idi ve hareketin adından da açıkça anlaşılacağı gibi Müslümanlar arasında vahdeti amaçlıyorlardı. Çalışmalara ilk başladıklarında Türkiye’de 23 ayrı merkezde yapılanmışlardı; yetersizdiler, bazı hatalar yapıldı, başarılı olunamadı, çalışma bereketli olmadı, bunlar çok ayrı şeyler...

O döneme ilişkin yolda Sayın Abdullah Büyük’ten dinlediğim öykü şu idi: “Güneydoğu’da bir ilde toplanmış, vahdet çalışmalarımıza katılım sağlamak için Türkiye’deki pek çok öncü ismi oraya davet etmiştik. Niyetimiz ortak kararlar alıp birlikte hareket etmek ve Türkiye’de Müslümanları bir araya getirerek üzerimizdeki istilayı kırmak için ortak çalışmalar yapmaktı [Unutulmamalıdıd ki, o tarihlerde henüz 163. madde kaldırılmamıştı, bu yapılan suçtu, bu göze alınıyordu. M.F.E.]. Oturumda herkes kendi kanaatini söyledi, farklı görüşlerden faydalandık; o toplantı öyle verimli oldu ki, biz bile baştan göremediğimiz bir çok şeyi orada yaptığımız istişareler sonucunda görmüş ve sevinmiştik. Kayseri’den Mustafa İslamoğlu da davetliler arasında idi, geldi [O tarihte o, 28 yaşında Sufi eğilimleri olan genç bir çocuk… M.F.E.]. Söz sırası o’na geldi, güzel şeyler söyleyecek ve Kayseri’de de başarılı olacağız, belki o’nun vesilesi ile yapılanacağız diye bekliyorduk. Konuşunca tam bir hayal kırıklığına uğradık; söz aldı, dedi ki: “Anlattığınız her şey çok güzel, bu çalışmayı yapmak gerekir, farklı grupları birleştiren bir hareketin oluşmasında fayda var, ben de katılırım, sizi desteklerim.” [O tarihlerde İslamoğlu konfeksiyon toptancılığı yapıyor, ticaretle uğraşıyor; bu doğrultuda kendisinin başka münasebetlerle kendi beyanları da var. M.F.E.]. Ancak, gördüğüm o ki, ortada büyük bir pasta var, bu pastanın büyük payı kimin olacak?” Şaşırdık ve “Bu ne demek?” diye kendisine sorduk. Dedi ki: “Lider kim olacak? Bu sizlerden biri olacaksa beni yok sayın, beni düşünüyorsanız sizinle sonuna kadar varım.” Biz bundan çok rahatsız olduk, o tarihten sonra o’nunla bu konuyu hiç görüşmedik.”  

Sayın Abdullah Büyük aramızda yaşayan değerli bir kimsedir, sözlerimin sağlaması yapılabilir; maslahat gözetir ve tanıklık etmekten çekinirse, kendisine Allah’ı ve ahiret gününü hatırlatırım. Sanırım Mustafa İslamoğlu’nun nereye koştuğu bu öyküden açıkça anlaşılmaktadır. Bütün bunlar kişilik sorunu, bütün bunlar dinde samimiyet sorunudur.

Bir konuşmasında, birisinin “din baronu” şeklindeki nitelendirmesine tepki gösteriyor, bu ifadeyi çirkin bulduğunu söylüyordu. Oysa başka bir konuşmasında da kendi rakiplerini “din mafyası” olarak nitelendiriyor. “Bu mafyanın baronu kim?” diye soran yok. Yine soran yok, “Neden din mafyası oluyor da, din baronu olmuyor?” diye… Gerçek ise şu: “din baronu” nitelendirmesine karşı çıkarken o nitelendirmede bilinçaltında kendisini buluyor, kendisinin kastedildiğini biliyor, bu kategoriye girdiğinin farkında ve suçluluk psikolojisi ile o ifadeye tepki veriyor. “Din mafyası” nitelendirmesinde ise, bu nitelendirmenin nitelendirmeyi yaptığı taraf için uygun olduğunu çok iyi biliyor, o yüzden çok rahat, o yüzden rahatlıkla bu nitelendirmeyi yapabiliyor. O’nun tuhaf bir eda ile karşısındakilere çok sık sorduğu o meşhur soru var ya, şimdi o soruyu ben sormalıyım: “Anlatabiliyor muyum?”

 
Kaynak: Editör: Hacı Ali Doğan
Etiketler: ÜÇ, MUSTAFA'DAN, HANGİSİ, DOĞRU, SÖYLÜYOR?, , I., KISIM,
Yorumlar
Haber Yazılımı