Haber Detayı
01 Kasım 2014 - Cumartesi 16:56 Bu haber 3667 kez okundu
 
ŞAHI MERDAN HOCA İLE MEDRESE-İ YUSUFİYYE ÜZERİNE
Genel yayın yönetmenimiz Hacı Ali Doğan'ın Şahimerdan Sarı hocaefendi ile yaptığı röportajın ikinci bölümünde medrese-i yusufiyye üzerinde duruluyor. Röportajda İslami davalardan ceza evlerinde yatan müslümanların karşılaştıkları sorunlar ve dışarıdaki müslümanların sorumlulukları dile getiriliyor.
Röportaj Haberi
ŞAHI MERDAN HOCA İLE MEDRESE-İ YUSUFİYYE ÜZERİNE

Allah’ın adıyla

Allah’a hamd resulüne salat ve selam olsun

Hacı Ali Doğan: Kıymetli hocam, Geçtiğimiz ay sizlerle ilim ve âlim üzerine bir söyleşi yapmıştık. Uygun görürseniz kaldığımız yerden devam etmek istiyoruz. İslam Medya dergimizin bu sayısında size yöneltilen suçlama ve ithamlar ile birlikte Türkiye Müslümanlarına yaşatılan mağduriyetleri ve medrese-i yusufiyye’yi konuşmak istiyoruz. Şahsınız üzerinde kurulan tuzakların benzerlerinin aslında on yıllardır bu ülkede sistematik olarak Müslümanlar üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıldığı gizlenemeyen bir vakıa olarak karşımızda durmaktadır. İslami hassasiyetleri olduğu iddia edilen kimi siyasilerin Cumhurbaşkanlığı makamı dahil çok önemli mevkilerde söz sahibi olmalarına rağmen zindanların Müslümanlarla dolu olması yaşanan sürecin ne anlama geldiğinin ipuçlarını da aslında ortaya koymakta..

 

Rabbimizden dileğimiz Allah için çalışan Allah’ın sözünün egemen olması için mücahede eden sizler gibi değerli hocalarımızın sayısını arttırmasıdır. Rabbimiz Teâla ve tekaddes hazretleri sizleri afiyette kılsın maddi ve manevi sıkıntılarınızda size dost ve yardımcı olsun. (amin) Hocam geçen ayki söyleşimizde özgeçmişinizi özet olarak yayınlamıştık ama eksik kaldığını düşündüğümüz yada sizin eklemek istedikleriniz olabilir düşüncesi ile bizzat sizden dinlemek istiyoruz. Şahimerdan Sarı hoca kimdir? Sizi tanıyabilir miyiz?

 

Şahımerdan Sarı Hoca: Âlemlerin Rabbine sonsuz hamd ve senalar, bütün insanlığa hayat önderi olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.v)’e selat ve selam, kıyamete kadar gelecek insanlığa örnek olacak en hayırlı cemaat olan ashabı kiram ve onlara tabi olanlara ve kıyamete kadar gelecek bütün mü-mimlerin üzerine selam olsun.
 

1960 yılında Adıyaman’ın Besni İlçesi’nin Camuscu Köyünde doğdum. Babam seyyid Molla Vakkasoğlu Ali Hoca (rh. a)’dir. Alim bir zat olan seyyid molla Ali Hoca bayramlar hariç bütün yılı oruçla geçiren zamanının büyük bir kısmını Kur’an-ı Kerim okuyarak geçiren alim bir zattı.

 

Babam Allah kendisinden razı olsun çocuklarını İslam Dini’ne göre yetiştirmeye son derece özen gösteren ve ilim öğretmek için çabalayan bir âlimdi. Babamın en büyük emellerinden birisi çocuklanın ileride İslam’a hizmet etmek için mücadele etmeleriydi.

 

Hatta babam çocukları bir hata yaptığında çocuklarının kuran okuduklarını görünce kızgınlığı geçer onları affederdi. Esasen babam İslami eğitimin   içerisinde yetişmiş hem alim hem de köklü bir aileye mensuptur. Seyyid Molla Vakkas’ın babası Molla Ebu Zer (rh. a) Urfa’dan Besni’ye hicret etmiştir. Osmanlı Devleti’nde Molla Ebu Zer (rh. a)’in babası Hacı Muhammed Efendi (rh. a) Urfa Müftüsü olarak görev yapmıştır. Hacı Muhammed Efendi (rh. a)’in babası Küçük Hafız Efendi (rh. a) ise yine Osmanlı Devleti’nde Urfa Kadılığı yapmıştır.

 

Annem Aişe Hanımefendi (rh. a) her zaman babamın hizmetinde olan İslami hassasiyeti son derece yüksek olan bir şahsiyet idi. Allah kendilerinden razı olsun.

 

Hamd olsun ki aile ve ceddimiz İslam’ın hâkim olup hükümlerinin uygulanması için ellerinden geleni yapmaya çalışmışlardır .

 

İslami eğitim hususunda şüphesiz ki ilk hocam rahmetli babam idi. Henüz ilkokulu bitirmeden Kur’an-ı Kerim tecvid, ilmihal ve Arapçaya başladım. Medrese sıra kitaplarını ve usul-ul ulûm’u tedris ettim.

 

 Bu arada Resmi olarak ilk tahsilime doğduğum köyde başladım. İmam Hatip orta kısmını Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta devam ettirdim. İmam Hatibin lise bölümünü ise Kahramanmaraş, Gaziantep ve Adıyaman illerinde tamamladım.

 

 1978 yılında 18- 19 yaşlarında imamlık hayatına başladım. Bu dönem içerisinde insanların gerçek İslam’ı tanıması için elimden gelen gayreti sergilemeye çalıştım. İmamlık yaptığım sıralarda 163. maddeden yargılandım ve beraat ettim. 1994 yılında sürgün edildim. Zaten ayrılmak istediğim görevden de istifa ettim.

 

1997 yılında toplumun ihyası için yapmış olduğumuz tebliğ ve irşad çalışmalarından rahatsız olan derin devletin kurguladığı  bir iftira ve mizansen sonucu 350 ila 400 civarında talebem ve sevenlerimle birlikte gözaltına alındım. Aynı dosyadan cezaevine girdim. Takriben on yıl cezaevinde yattıktan sonra 2007 yılında Allah’ın izni ile cezaevinden çıktım.

 

Cezaevinde iken 7 mart 2000 tarihinde hürriyet gibi bazı gazetelerde hakkımda çıkan bazı haberlerden dolayı  kıyafetim (cezaevinde sarık ,cüppe giydiğim) ve koğuşları dolaşarak yapmış olduğum sohbetlerim gerekçe gösterilerek Silifke Cezaevi Müdürü ile birlikte on onbeş gardiyan ve baş gardiyan sürgün edildi.

Ceza evinden çıktıktan iki yıl sonra 2009’da oğlumun düğün gecesi evime yapılan baskında iki oğlumun da arasında olduğu 70 ila 75 talebe ve sevenlerimle birlikte tekrar gözaltına alındım. Bu davadan 12 yıl 6 ay ceza aldım.

 

Hacı Ali DOĞAN: Hangi davadan ceza evinde bulundunuz? Hüküm aldınız mı kaç yıl ceza evinde yattınız?

 

Şahimeran Sarı Hoca: “Vasat” davasından ceza aldık.



Hacı Ali Doğan: Biraz açar mısınız hocam? Nedir Vasat davası?

 

Çevremizde ilmi olarak yetişen insanlar İslamı tebliğ etme araçlarından birisi olan basın yoluyla zaman zaman dergi ve gazeteler çıkarıyorlardı. 1996 ve 1997 de bu dergilerden biri olan vasat ümmet adında bir dergi çıkmaktaydı. Bu derginin başyazılarını ben yazıyordum. Bize yönelik yapılan mizansende herhangi bir örgüt ortada olmadığı için dergi ismini örgüt ismi olarak kurgulayıp derginin başyazarını “örgüt lideri”, yazar ve okurlarından bazılarını da örgüt üyesi diye yaftaladılar.

 

Dünya’da yirminci asrın başlarında başlayan şer güçlerin Müslümanlar aleyhindeki plan ve tasallutlarının bir parçası olan 28 Şubat sürecinin gerilimli havasında birçok Müslüman çevrelerin nasibini aldığı gibi galiba en ağır ve keyfi zülümlerine maruz kalan camia biz olduk. Şer güçler  “menemen” mizanseni benzeri ve üç beş ahmakın da yardımıyla düzenlemiş oldukları tuzak ile ismimizi gündeme getirmek suretiyle bizim halktan soyutlanmamızı hedeflemişti. Esasen farklı zamanlarda farklı şekillerde tağuti sistemler ve aveneleri tarafından bize vurulan darbeler olmuştu. Ancak 28 Şubat süreci ve 2009’daki paralel yapı darbesinin etkisinin olduğu inkâr edilemez. Fakat şu bir hakikattir ki paralel yapının gerek emniyetteki gerekse yargıdaki yapmış olduğu keyfi uygulamalar ve hiçbir hukuki kural ve ilke tanımamazlığı dünyada misli görülmemiş bir şekilde bizzat bizim üzerimizde uygulanmıştır.

 

“Dinler arası diyalog” veya “medeniyetler ittifakı” gibi  oyunlar, “uzlaşı ve hoşgörü” gibi polemikler tamamen şeytanın ifritlerinin İslam’a karşı İslam alemi içerisinde çıkartılmaya çalışılan en büyük fitnelerdendir. Bunların İslam’a aykırılığını İslami delillerde elhamdulillah en etkili bir biçimde dile getirdiğimiz için şer güçlerin de en büyük düşmanlarından olduk.

 

Bu nedenledir ki suçsuz yere on yıl zindanda yatıp çıktıktan sonra sadece ziyarete gelenler, sohbet dinleyenler, telefondan fıkhi soru soranlar silahlı terör örgütü suçlamasıyla yargılanmış, yapılan bütün aramalarda hiçbir silah, arama nedenlerine sebep olabilecek hiçbir olay, sohbetlerde ve telefon dinlemelerinde dahi suç unsuru sayılabilecek bir tek kelime bile olmadığı halde bu şahısların birçoğu, sözüm ona yargılanmış ve cezalandırılmıştır. Böyle bir yargı ve hukuk sistemi nemrudun, firavunun, ebu cehilin ve belki de deccalin zulmünü bile bazen geride bırakabilir. Buna seyirci kalan ve de güç veren dönemin iktidarlarının bu zulümden nasibinin olmadığını söylemek mümkün değildir. Ve asşında aynı iktidarın bu zulmün mağdurlarının haklarını iade etmedikleri müddetçe paralel devlet yapısından şikâyetçi olmaya hakları yoktur. İnandırıcı da olamazlar.

 

Hacı Ali Doğan: Bir müslümanın cezaevi imtihanına bakışı nasıl olmalıdır?

 

Şahimerdan Sarı Hoca: Dünya hayatına Allaha kulluk etmek için gelen insanın, yeryüzünün her noktasında Allaha kulluk yapılabileceğinin mümkün olduğunu bilmesi gerekir. Yüce Allaha ibadet etmek kabede mümkün olduğu gibi zindanda da mümkündür. Özgür ve bir çok imkânlara sahip iken, sahip olduğu imkânlar nispetinde kulun nisbeti artar. İmkânların azlığı nisbetinde de sorumluluk azalır. Şöyle ki; biz zindanda iken, dünyanın çeşitli yerlerindeki Müslümanların sıkıntılarını duyduğumuz zaman onlara yardımcı olamadığımız için üzülüyorduk. Ancak elimiz, ayağımız ve yolumuz bağlı olduğu için bizim onlara yardım edemediğimizden dolayı, sorumluluğumuzun olmadığını bilmemiz bize bir nebze teselli veriyordu. Fakat dışarıdaki imkânlara sahip olma durumu, böyle bir teselli gerekçesini ortadan kaldırır. Ayrıca zindan tıpkı diriler kabri gibi yarı bir kabir hayatı olarak kulun Allah ile arasındaki dünyalık bir çok perdelerini ortadan kaldırır. Kul ibadeti ile Allaha daha rahat yakınlaşır. Eğer zaman ilim ve ibadetle geçirilirse, zindan hayatı külliyen bir itikafa dönüşür.

 

Hacı Ali Doğan: Zindan ehli Allah c.c ile ilişkilerinde nelere dikkat etmelidir?  Manevi yönden zinde kalabilmek ve zindanın zorluklarının üstesinden gelebilmek için neler tavsiye edersiniz?

 

Şahımerdan Sarı Hoca:  Zindan ehli dediğimizde öncelikle Allah için yani İslam davasından dolayı zindana girenler akla gelir. Evvela bu durumda olan mahpusların, zindan hayatını bir ceza değil, ilahi bir mükâfata dönüştürmeye gayret göstermeleri gerekebilir. Bu da esasen zor değildir. Bunun için sabır, şuur,  hilim, ibadet ve ilim gibi özelliklere sahip olmakla mümkündür. Sabır zindanın zorluklarını ve dışarıdaki hasret,  dışarıdan gelen olumsuz haberlere karşı tahammül etmektir. Şuur zindan hayatının, kendi imtihanı için yüce Allahın bir taktiri olduğunu bilip, her dakikasını sevapla doldurulabileceğini anlayarak zamanını Allah için değerlendirmeye çalışmanın gerekliliğini ve mümkün olduğunu anlamaktır. Hilim, cezaevinde birlikte kalmış olduğu kimselere karşı iyi davranmak, zaman zaman zindanı en ufak bir şeyde strese kapılabileceğini düşünerek nefsine devamlı hakim olmaya gayret ederek, zindandaki dünyalık işleri yaparken arkadaşlar ile yarış içerisinde bulunmanın, sevap kazandıracağını bilerek ve hizmetleri karşıdan beklememektir. İbadet ve ilim, evvela farz olan ibadetleri zamanında noksansız olarak hatta ziyadesi ile ifa etmeye çalışmakla beraber, diğer zamanlarını ilmi tedrisat ve güzel nasihatlerle geçirmeye çalışmaktır. Değerlendirilirse esasen zindan hayatını, Yusuf (a.s)’ın sabır ve tevhid medresesi gibi kullanabilir ve böylece zindanda yapılan ibadetin ve ilmin daha feyizli olduğu bilinirse, manevi hazzı daha iyi alınır. Sonunda yılların nasıl geçtiğinin farkına bile varılmaz.

 

 Hacı Ali Doğan:  Hocam zindanda kardeşleriyle aynı ortamı paylaşan Müslümanların karşılaştıkları problemler genellikle neler oluyor? Bunların çözümü için neler tavsiye edersiniz?

 

 Şahımerdan Sarı Hoca: Biraz önce belirtmeye çalıştığımız gibi, sevap gayretiyle zaman geçirmek isteyenlerin fazla bir problemi olmaz. Yine de bazı hususları belirtmeye çalışalım. Birincisi zindan arkadaşlarının içerisinde, ibadetlerinde ve ilim tahsilinde zafiyetleri var ise herkesin evvela kendi yaşantısı ve güzel nasihatleriyle teşvik etmeye çalışması gerekir. Bu teşvik sabır ve hilim ile birlikte olursa etkili olur. İkincisi ekonomik paylaşımdır. Para gıda ve eşya konusunda birbirlerine ikramı adet edinmek, iyi geçinmenin şartlarındandır. Üçüncüsü uhuvvet esaslarını bilip hususen mürüvvet ve fütüvvet gibi özelliklere tam olarak riayet etmeye çalışmak gerekmektedir. Dünyalık bir faydada kardeşini nefsine tercih etmek bir sıkıntıya katlanmada ise kendini öncelikli olarak görmektir. Dördüncüsü,  koğuş temizliği, mutfak işleri gibi hizmetlerde sevap niyetiyle yarış halinde bulunmak, ayrıca ilim tedrisatında bilmediklerini öğrenmek ve bildiklerini anlatmak için her fırsatı değerlendirmeye çalışmak ve mümkün mertebe devamlı abdestli olmak, dilini yalan yanlış bütün hatalardan sakındırmak, tefekküründe daima ALLAH (c.c)’ın sıfatlarını hatırında tutup, ahireti dünyadan cok daha düşünmekle takvasını kuvvetlendirmesi gerekir. Malayani konuşmamaya ve düşünmemeye de özen göstermek lazımdır.

 

Hacı Ali DOĞAN: Hocam cezaevinde bulunan bir Müslüman zamanını nasıl değerlendirmeli? Bu noktada neler tavsiye edersiniz?

 

Şahımerdan Sarı Hoca:  Nefeslerin sayılı olduğunu, ömrün saniyelerinin bile sınırlı olduğunu bilerek, insanların her halükarda hızla eceline doğru yürüdüğünü düşünmek, zamanı değerlendirmede etkendir. Bir saniyede bir kişi birçok sevap da kazanabilir. Birçok günah da kazanabilir. Müminin şiarı; günahtan ve şüpheli şeylerden uzaklaşıp hep hayırlarla uğraşarak sevabın en çoğunu tercih etmektir. İnsanın ömrü güneşin önünde duran bir kartopu gibidir.  Sevaplarla değerlendirilmez ise hiç farkında olmadan eriyip tükenmektedir. O halde ömrün her saniyesi, ahretin azapta ve mükâfatta senelerinden daha uzun karşılık bulur. Günahlar azaba, sevablar mükâfata tekabül eder. Bu durumu bilen ve gereği gibi amel eden kimse zamanı boşa harcamaz.

 

Hacı Ali Doğan: Cezaevinde bulunan Müslümanların ailevi olarak karşılaştıkları sorunlar nelerdir? Bu konuda neler tavsiye edersiniz hocam?

 

Şahımerdan Sarı Hoca:  Ailenin cezaevinde bulunan ferdi için, etkisi vardır. Şuurlu bir aile ona moral kaynağı olduğu gibi, cahil olan aileler ise zaman zaman huzursuzluğa vesile olabilmektedir. Bu iki kategoride ele almamız mümkündür.

 

a-  Ailesinin mahkuma karşı davranışları: Mahkumlarının şerefli bir dava için zindanda olduğunun şuurunda olarak onun izzetini korumaya çalışmak, bu izzetten kendilerinin de payı olacağını unutmamak sabırlı ve vakarlı bir duruş sergilemek. Bu gibi nedenlerden ötürü başkalarından asla maddi bir şey istemeye tenezzül etmemek. Özellikle resmi muhataplar dahil hiçbir kimseye karşı suçluluk ve aşağılık kompleksine kapılmamak, bilakis dik duruşlu bulunmak.

 

 Mahkûmlarının yanına geldiklerinde veya telefon görüşmelerinde onlara sıkıntı verecek, söz ve davranışlardan çekinip, bilakis teselli verecek durumlarda bulunmaya gayret göstermek. Dünya’dan ziyade ahireti zikretmek. Ellerinden gelen maddi imkânlarla onları desteklemek. Tedbirin takdiri bozmayacağını, zaman zaman hatırlatıp tedbirsizlik üzerine sebep ve suçları yüklememeye çalışmak, zira tedbir vakıadan önce alınması gereken önlemlerdir. Vakıadan sonra suçlamak takdire müdahale etmek kapsamına girmektedir.

 

 b- Mahkumun ailesine karşı davranışları; Mahkum ise mahkumiyet ve çilelerin, davayı anladığı andan itibaren olabileceğine inandığını ispatlamak ve ALLAH için bedel ödemenin bir mükafat ve ALLAHA yakınlığın gereği olduğunu inandığını hal ve dini ile ispat etmeye çalışmak durumundadır. Bu vesileyle hem arkadaşlarını hem de birlikte olduğu arkadaşlarına hem ziyaretçilere karşı bulunduğu mekânın bir ibadetgâh olduğunu izhar etmeye gayret eder

 

Bu arada başımdan geçen bir hatırayı nakledeyim. Ben zindana girdikten takriben bir yıl sonra, kendine göre sistemde bir makam sahibi olan biraderlerimden biri akrabaların ısrarına karşılık beni ziyarete gelmişti. Ziyarette bana işte “biz  sana ‘dikkatli ol’, ‘aşırı gitme’ demiştik” gibi bazı sözler sarf etmeye başlayınca, ona dedim ki, orada dur! Evvela şunu bil ki ben buraya girdiğimden dolayı pişman değilim ve pişmanlık duyacağım hiçbir şey yapmadım. Ve bunun için üzgün olmadığımı belirteyim. İkincisi (ben burada zindanda geçen) bir günümü senin bir ömür müftülüğüne değişmem. Üç eğer beni suçlayıp bir hatamı tespit edeceksen Kur’an ve sünnetten delil getirerek tespit et ki, ben şer’i delillere peşinen teslim olmuşum. Aksi takdirde sakın beni beşeri sistemlerin kanunu ve tağuti güçlerin korkusu ile, uyarmaya çalışma . Çünkü ben öldükten sonra tağuta değil ALLAH’a hesap vereceğim.

 

Bununla birlikte mahkûmlar, sıkıntıların da geçici olduğunu, yüce ALLAH dilerse bir anda değiştirebileceğinin ümidini hatırda tutmalıdır. Asıl olan dünya hayatının imtihan olduğunu ve bu imtihanı kazanmaya çalışmak gerektiğini anlamaktır. Kul nerede olursa olsun imtihanı kazanabilir de kaybedebilir de.. Bu keyfiyet kendisinin ihtiyarına verilmiştir.

 

Hacı Ali Doğan: Hocam zindan ehlinin eşlerinden ve çocuklarından beklentileri nelerdir? Kardeşlerinize tavsiyeleriniz nelerdir?

 

Şahimerdan Sarı Hoca: Bu sorunun cevabı kısmen yukarıda geçmiş olsa da bir iki cümle ekleyebiliriz. Zindan ehli hem kendisinden, hem de çocuklarından sorumlu olduğu için, eşinin ve çocuklarının da kendisi gibi ALLAH yolunda sırat-ı müstakim üzere yürümelerine dikkat edip bu minvalde tavsiyelerde bulunur. Çocuklarının İslami şuurla yetişmesi İslami ilimleri öğrenmesi için bütün imkânların seferber edilmesine gayret eder. Hatta bu konuda diğer Müslümanların üzerine düşen vazifelerini ifa etmeye çalışmalarını tavsiye eder. Babasının hak dava üzere olduğunu bilen çocuklar, babasının bu durumuyla utanç değil iftihar etmesini bilmeleri gerekir. Babanın çocuklarından beklediği en önemli şey budur. Eşlerinin de bu sıkıntılara sabredip katlanması ve çocuklarının da şuurlu yetişmesi adına çaba sarf etmelerinin cennet kadınlarının efendilerinden olmaya bir vesile olacağını bilmeleri, onlara üç beş günlük dünya hayatının ebedi saadete feda edilmeye layık olduğu inancını verecektir.

 

Hacı Ali Doğan: Muhterem Hocam, zindan ehlinin şahıslarına ve ailelerine yönelik tavsiyeleriniz nelerdir?

 

Şahımerdan Sarı Hoca: Zindan ehlinin zindanda geçen zamanı bile bir fırsat bilmesi gerekir. Çünkü gerçekten bazen zindanda geçen zaman dışarıda insanların eline o kadar müsait bir şekil geçmeye bilir. İlim tahsil etmek bakımından içinde yaşamış olduğumuz bu zaman itibari ile zindan hayatı iyi bir tedrisat mekânı olarak değerlendirilebilir. Bir defa Kur’an-ı Kerim okumasını bilmeyen bir kişi 6 ay veya bir sene kaldıktan sonra Kur’an-ı Kerim’i okuyamıyorsa zindan hayatını iyi bir şekilde değerlendirmemiş demektir. Kur’an-ı Kerim okumasını bilenler ise diğer İslami ilimlerde ilerlemek için çalışmalıdırlar. Esasen üç, beş senelik zindan hayatını yaşayan kimse bir İslam üniversitesini bitirmiş gibi olgun ve bilgili olarak çıkabilir. İlim ehli ise ilimlerde ihtisas yapabilir ve insanların istifadesine ilmi eserler suna bilir.

 

Zindan ehli tefekkür ettiği vakit olaylara daha objektif bakıp daha isabetli tahlillerde bulunur. Allah ile kul arasındaki dünyalık perdeler azaldığı için daha sık ve isabetli ilhamlara mazhar olmak mümkün olur. Bu vesile ile zindanda yazılan Fizilali’l-Kuran ve El-Mebsut gibi kitaplar daha feyizli ve bereketli olmuştur.

 

Bu gibi nedenlerden dolayı kişinin zindan hayatını ömründen bir kayıp değil bir kazanım haline getirmeye çalışması lazımdır. Mahkum ailelerinin dahi mahkumların evlerinde cismen bulunmayıp da zindanda oluşlarının hasretini ve zindana gidip, gelirken çekmiş oldukları meşakkati Allah rızasından dolayı olduğu için bir sevap vesilesi olarak bilmeleri gerekir. Unutulmamalıdır ki Allah için çekilerek katlanılan her zorluk mutlaka ahirette mükâfata vesile olduğu gibi Dünyada da insanların yıllar boyu şuurlanmalarına vesile olabilecek amillerdendir. Her ne kadar günümüzdeki mahkûmların memleketlerinden uzak zindanlara sevk edilmeleri ve bu şekilde aileleri için bir nevi işkenceye dönüştürülmüş olsa da aileler bu zorluğun manevi mükâfatını ve feyzini unutmamalıdır.

 

Zindanda olan çocuklarından birine anlatmaya çalıştığım bir meseleyi burada zikretmek isterim. Kendisi de çocuk sahibi olduğu için zindana girdiğinde biraz sıkıntılı olduğunu duydum sahabeden Hatip bin Ebi Beltea Mekke’nin fethinden önce Mekke’nin ileri gelen müşriklerine yazıp gönderdiği malum olan mektup olayı üzerine Allah resulü (s.a.v) Hatıb’ı yanına çağırıyor ve mektubu niçin gönderdiğini soruyor. Hatıp  cevaben: “Ya Resulullah! Mekke fethinin Allah tarafından müjdelendiğini ve gerçekleşmesinin engellenemeyeceğine inanlardanım. Fakat Mekke’de mallarım vardı. İslam ordusunun geldiğini duyan müşrikler Müslümanların Mekke’de bulunan mallarına zarar vermekten başka bir şey yapamayacaklardı. O mektubun sadece mallarımı korumaktan başka bir işe yaramayacağını da biliyordum. Mektubu sadece mallarımın zarardan korunması için yazmıştım.” Deyince Hz. Ömer “Ya Resulullah bu bir ihanettir müsaade edin de şu hainin kafasını keseyim” demişti de Allah Resulü (s.a.v) “hayır” demişti. Bunun üzerine tekrar Hz Ömer müsaade istedi yine aynı cevapla karşılaştı, üçüncü defa tekrar ısrarla müsaade isteyince Resulullah (s.a.v) “ Ya Ömer bu kişi bedir ve uhud savaşlarına katılmıştır ne biliyorsun ki Allahu Teâla ‘Bedre katılanlar dinden dönmediği müddetçe ne yaparlarsa yapsınlar ben onları affetmişim’ dememiş olsun.” diye buyurunca Hz Ömer ağlayıp “ısrarda hata yaptım ya Resulullah, Allah ve resulü en iyisini bilir” dedi.

 

Hakeza belki de Allah’ın davası için tağutun zindanlarına girip davasından dönmedikleri müddetçe Allahu Teâla onların kusurlarını affedecektir. (İnşeAllah) çünkü Allah resulü “deccalın cehennemine girin ki hakiki cennete giresiniz” buyurmuşlardır.

 

İçinde yaşamış olduğumuz zamanda gençliğin sayısız münkerat ve seyyiatları işlemekle baş başa kalmış olduğu ortam ve imkanların içerisinde nefsin bütün arzularına set çekip Allah’ın davasına sarılarak bedel ödemeyi göze alarak bu uğurda zindana girip Rabbinden şikayetçi olmayıp ve asla isyan etmeyen kimselerin rahmeti bol olan Rahmanın mağfiretinden hissedar olmayacağını düşünmek uygun olmaz. Umulur ki zindan arkadaşları cennette de arkadaş olurlar. Ve o aileler cennette de aileler olarak birbirlerine komşu olurlar.

 

Hacı Ali Doğan:  Hocam zindanda yeni olan ve sizlerin tecrübelerine ihtiyacı bulunan kardeşlerinize günlük ve uzun vadeli bir program anlamında tavsiyeleriniz ne olur?

 

Şahimerdan Sarı Hoca: Evet bu sorunuz gerçekten önemli. Her nerede olursak olalım vaktimizi hayırla değerlendirmeye azami gayret etmeliyiz.



Medrese-i Yusufiyye mahkûmu kardeşlerimize günlük ve uzun vadeli program olarak şunları tavsiye edebilirim:

1- Her kardeşimiz vakit namazlarını mutlaka cemaatle kılmalıdır.

2- Her kardeşimiz mümkün mertebe sürekli abdestli bulunmayı adet edinmelidir.

3- Her kardeşimiz günlük en az 10 sayfa ve  mukabele şeklinde Kur’an okumalıdır.

5- Her kardeşimizin her gün münferit olarak takip ettiği bir hatim olmalı ve bu minvalde her bir cüz okumaya gayret etmelidir.

6- Koğuşlarda cemaat halinde bir araya gelinip Akaid ve İlmihal bilgilerinden başlayarak tefsir, fıkıh, siyer, hadis ve genel bilgilerden en az bir saat bir ders yapılmalıdır.

7- Allah’ı ve Ahiret gününü tefekkür ederek, dünya ile mukayese ve muhasebe yapılmalıdır.

8- Koğuşlarda her kardeşimizin nefsi ve ehli için faydalı olacak bir sohbet yapılmalıdır.

9- İçerideki kardeşler ile ilk karşılaşmada güzel söz ve tebessümlerle hayır dilemelidir.

10- Koğuş içerisindeki hizmet işleriyle uğraşırken sevap kazanma aşkı ile gayret edilmelidir.

11- Mümkün mertebe sabır, gönül hoşluğu, tevekkül, ve dua halinde bulunmak.

12- Gerek içeride gerekse de dışarıdan gelen ziyaretçilere nasihatçi vasfında bulunulmalıdır.

13- Kardeşlerimiz görevli memurlara karşı aşağılık kompleksine kapılmamalı ciddi ve vakarlı bulunmalıdır.

14- Her kardeşimiz mümkün mertebe pazartesi ve perşembe günleri oruçlu olmalıdır.

15- Her kardeşimiz dua ederken dışarıdaki Müslümanları da unutmamalıdır.

16- Kardeşlerimiz her güne yeni bir bilgi ve daha ziyade sevap ile başlamayı kendine şiar edinmelidir.

17- Koğuş içerisinde gerek maddi temizliğe ve gerekse kişisel temizliğe önem verilmelidir. Buna ek olarak kardeşlerimiz beden sıhhati için her gün spor yapmalıdır.

18- Her kardeşimiz her akşam yatmadan önce ihlas, felak ve nas surelerini okuyup dua ederek yatmalıdır.

19- Her kardeşimiz Dünya’da gelişen olaylar hakkında bilgi sahibi olmalı; imkânlar nispetinde gazete, dergi vb. medya organlarını takip etmelidir.

20- Her kardeşimiz her gün en az 1 ayet ve 1 hadisi anlamı ile birlikte ezberlemelidir.

21- Her kardeşimiz Kur’an ezberlerine önem vermelidir. Buruc suresi ile nas suresi arasındaki surelere ek olarak Rahman, Yasin, Mülk, Nebe, Fetih ve Hucurat sureleri başta olmak üzere Kur’an ezberini çoğaltmaya azami gayret göstermelidir.

 

Hacı Ali Doğan: Hocam Müslümanların cezaevi sürecinden istifade etmelerinin önündeki engeller nelerdir? Bu konuda bizleri bilgilendirir misiniz?.

 

Şahımerdan Sarı Hoca: Allah’a kulluk yapılan her yerde ona engel olmaya çalışan şer güçlerde vardır ve olacaktır. Bunu birkaç madde halinde sıralayabiliriz:

-Zülüm sistemlerinin ve müesseselerinin tavrı
Müslüman henüz göz altında iken onu caydırmaya çalışmaları için fikirde ısrar etmesinin dünyalık ve tağuti cezaların şiddetiyle tehdit veya fikrinden vazgeçtiği taktirde dünyalık imkan vaatleri. Buna rağmen vaz geçmezse tuzak sorular ve atılan zarflarla verilecek cevaplar üzerinden suçlamaya çalışmak.

-Mahkeme süreninin uzun tutulması bu arada ailelerinin dolaylı olarak çocuklarını caydırmaları için teşvik edilmesi.

- Siyasi davalardaki cezaların yüksek tutulması. Evrensel hukuktaki normlara göre şüphe sanığın lehine yorumlanması gerekirken özellikle İslami davalarda her çeşit yargıda şüphenin sanığın aleyhine yorumlanıp onun üzerine kararın bina edilmesi.

- Ceza evine girildiği vakit infaz kurumlarında adi mahkumlar kader mahkumu gibi nitelendirilirken siyasi mahkumların doğrudan devlet düşmanı nitelendirilerek dolayısıyla infaz memurlarının da düşmanı  gibi gösterilmesi ve muamelelerin bunun üzerine devam ettirilmesi.

 - Zindanda iken ailelerinin sınırlandırılması ve zorlaştırılması, koğuşların küçültülüp oda sistemine geçilmesi, zindanların fiziki şartlarının düzeltilip kimyasının bozulması, bazen de psikolojik olarak yıldırma taktiklerinin uygulanması. Bu hususta başımdan gecen bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Biz zindanda iken mutat olan koğuş aramaları için asker ve gardiyanlar koğuşa geldiler. İçeri giren astsubay içeriye bakınca “bu nasıl dar bir yer? burada insan yaşayamaz siz burada nasıl kalıyorsunuz? ben olsam üç günde intihar ederim” gibi sözler sarf edince ben kendisine otur iki dakika masada konuşalım. Bak dedim geniş dünyayı düşündüğün zaman evet burası dardır. Fakat kabri düşündüğümüzde buranın çok geniş olduğunu anlıyoruz. Üstelik buradan çıkışın ihtimali vardır. Ancak kabre girince bir daha dünya hayatına dönemeyeceksin taa kıyamete kadar bekleyeceksin. Fakat sadece o bir bekleyiş değil eğer amellerin kötü ise yani Allah’a kulluğu hakkıyla yapmamış isen sorgu sualin ve cezanın başlangıcı demektir diyerek biraz ahiret hayatından bahsedince, düşündü ve “orayı düşünen varmı ki” dedi. Fakat düşünse de düşünmese de istisnasız olarak herkesin  ebedi yolculuğu orayadır.

- Mü’min gerçekten inancıyla, yapacağı kulluk vazifeleriyle ile hem kendisinin hem de cevresinin üzerindeki sıkıntıları ve önündeki engelleri Allah’ın izniyle aşabilecek güçte olması lazım.

 

Hacı Ali Doğan: Hocam peki cezaevi sürecinin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? Sağlığın korunması için tavsiyeleriniz nelerdir?

 

Şahımerdan Sarı Hoca: Gerek cezaevindeki gıdalar, gerek ortamın kapalılığı ve gerekse de hareket alanının sınırlı olması sıhhat için yan etkilere neden olmaktadır. Mümkün mertebe temiz suyun içilmesi, yemeklerde temizliğe riayet edilmesi, genel temizliğe herkesin önem vermesi, her gün en az yarım saat yürüyüş yapılması, daima abdestli olup namazları vaktin evvelinde cemaatle kılmaya özen göstermek, her gün en az on sayfa mukabele şeklinde Kur’an-ı Kerim okumak, ne az -  ne çok ama düzenli uyku uyumak ve kendini yetiştirmek için hazırladığı programı düzenli olarak uygulamak, soğuk ve sıcağa karşı dikkatli olmak “ben gencim” diyerek ihmal etmemek ve en ufak bir rahatsızlığında sağlık kurumlarına başvurmak, zaruri ihtiyaçların karşılanmasında mahkûmların söz birliği ile ısrarlı olmaları gerekir, israfa gitmeyecek şekilde cömertlik, cimriliğe gitmeyecek kadar tutumluluk her fert için gereklidir.

 

Hacı Ali Doğan: Hocam cezaevlerinde bulunan ve farklı davalarda yatan Müslümanlar arasındaki ilişkiler nasıl olmalıdır. Tavsiyelerinizi alabilir miyiz?

 

Şahımerdan Sarı Hoca: Müslüman her yerde tebliğcidir. Nasihatleriyle ve yaşantısıyla tebliğ eder. Farklı guruplar derken zaten sistem İslami, olan bütün İslami gurupların hepsini aynı kategoride değerlendirir. Sol guruplar veya çeteler farklı koğuşlarda kalırlar. İslami gurup olarak bilinenler ancak aynı koğuşa verilirler. Bu durumda Müslümanlar, kendi aralarındaki ihtilaflara değil müşterekleri dikkate almalıdırlar. İhtilaflar ele alınırsa anlaşmazlıklar meydana gelir. İttifak ettikleri konular takviye edilmek suretiyle Kur’an-ı Kerim, tecvit, ilmihal, siyer, hadis, tefsir ve fıkıh kitaplarından müşterek olarak dersler yapmalıdırlar. Eğer İslami guruplar zindanda farklılıkları gündeme getirip birbirlerinden adam çalma yarışına girecek olurlarsa anlaşmazlıklar, belki de kavgalar dahi meydana gelebilir. Bu olumsuz durum dışarıya da yansıyıp etkilerini gösterebilir.

 

Bu durum karşısında kimi cahiller ve sistemin uşakları “işte Müslümanlar böyle birbirleriyle anlaşamıyorlar” gibi sözlerle İslami tebliğe zarar vermiş olurlar. Oysa Müslümanlar seviyelidir, seviyesizlere gülünç olmazlar.

 

Hulasa; Müslümanlar aralarındaki ihtilaf konularına değinmeyip asgari müştereklerde birleştikleri konuları gündeme getirerek onları takviye etmekle meşgul olmalıdırlar. Umulur ki bu durumda Allah (cc) kalpleri birleştirir, dışarıdakilerin de ittihada doğru adım atması sağlanmış olur.

 

Hacı Ali Doğan: Hocam, cezaevinde bulunan Müslümanların sol guruplarla ve adli mahkûmlarla aralarında münasebet nasıl olmalıdır? Hususen Müslüman’ın davetçi kimliği nasıl açığa çıkmalıdır?

 

Şahımerdan Sarı Hoca: Yukarıda söylediğimiz gibi Müslüman hem dil ile, hem de yaşantısıyla İslam’ı tebliğ eder. Onlarla konuşma fırsatı bulduğunda; hayatın gayesini dünyanın geçiciliğini, ahiretin ebediliğini, yüce Allah’ın sıfatları ve adaletini hulasa tevhidi ve beraberinde getirdiklerini insanlara anlatmaya çalışır. Uğrunda bedel ödediği davanın Allah’ın rızasına uygunluğunun ve karşılığında yüce Allah’ın verdiği mükâfatların ve ebedi saadetin kazanılmasına vesile olması gerektiğinin anlatılması gerekmektedir.

 

Görüyoruz ki bazen insanlar Allah’a ve ahiret gününe inanmadıkları halde batıl bir dava uğruna hayatlarını ve canlarını feda edebiliyorlar. Bizzat ben bunlardan bazılarına şahit oldum. İşte bu gibi insanlara Allah’ı ve ahiret gününü anlatmak, fedakârlıkları Allah’ın dini için yaptıkları takdirde ebedi olarak cennete gireceklerini belirtmek lazımdır. Elbette ki bundan önce iman edip küfre karşı İslam’ın hâkimiyeti için mücadele etmenin şart olduğunun da anlaşılması lazım.

 

İslam davasının hak olduğunu ve bu dava uğrunda yapılan en küçük bir fedakarlığın karşılığında yüce Allah’ın ahirette mükafat vereceğine inanmak, şayet bu İslam davası yer yüzünde herhangi bir coğrafyada hakim olursa tam manasıyla adalet ve saadetin meydana geleceğine inanmak bu davayı diğer bütün davalardan farklı kılar.

 

Peygamberlerin Allah tarafından insanlığa gönderiliş gayelerinin anlatılması da etkili olur.Onlara karşı beşeri münasebetlerde iyi davranmak, maddi ihtiyaçlarında onlara yardımcı olmak, onlarla konuşurken önce onların da meramını anlatmalarına müsaade ederek ona göre cevap vermek gerekir.

  

Esasen İslam’ın fert ve toplum olarak bütün insanlara adil davrandığını, herkesin hukukuna riayet edilmesini emreden bir nizam olduğunu anlatmak gerekir. Onların da mazlum olduğunu dikkate alarak onlarla konuşurken yapmış olduğumuz tebliğde esasen onlara da merhametli davrandığımızı ve onların iyiliklerini istediğimizi yansıtmaya çalışmamız gerekir.

 

Çünkü peygamberler insanlara annelerinden ve babalarından daha şefkatlidirler. Onların cehennemde yanmalarını istemedikleri için onları Allah’a kulluğa davet ediyorlardı. Bizde onların izinden yürüyen kimseler olarak aynı metodu uyguluyor ve aynı duyguları taşıyor ve aynı hedefi kendimize nihai hedef olarak seçmişizdir.

 

Hacı Ali Doğan: Hocam Farklı cezaevlerinde bulunan Müslümanların birbirlerini tanıma, tecrübe paylaşımı ve haberleşmeleri noktasında tavsiyeleriniz nelerdir?

 

Şahımerdan Sarı Hoca: Zindana ilk girişte belki tam olarak kavranmayabilinir ama zindanı kabullendikten sonra oranın da bir hayat olduğu anlaşılır. Bu hayatta aynı koğuştaki arkadaşlar kendisinin ailesi gibi sayılırsa diğer komşu koğuştaki mahkûmlar akrabaları ve yakın dostları olarak bilinir. Uzak koğuşlarda veya başka cezaevlerindeki tanıdıklarıyla, hatta duyduklarıyla selamlaşmak ve mektuplaşmakla irtibatı sağlayabilirler. Müslüman gönderdiği bir mektup ya da selamla dahi diğer kimselere nasihatte bulunabilir. Biliyoruz ki bir hayır söz dahi sadaka sayılmaktadır. Bu gibi irtibatlar hem zindan hayatının kesafetini hafifletir, hem de zamanın biraz daha kolay geçmesini sağlar, aynı zamanda bir huzur vesilesi de olur. Zira irtibatlar karşılıklı devam eder. Yukarıda belirtilen tavırlar da bu sorunun cevabı kapsamındadır.

 

Hacı Ali Doğan: Muhterem hocam, yargılama süresince gerek şahsınız ve gerekse başka Müslümanların karşılaştığı ilginç hukuksuzluk örneklerinden şahit olduklarınızı bizimle ve okurlarımızla paylaşabilir misiniz?

 

Şahımerdan Sarı Hoca: Yargılamada özellikle siyasi davalarda hukuk yazılı hukuk kuralları, hatta evrensel hukuk normları dahi çoğu kez dikkate alınmamaktadır. Normal şartlarda delilden sanığa gidilmesi gerekirken, bizim durumumuzda olanların davalarında sanıktan delile usulü uygulanmaktadır. Şüphe sanığın lehine yorumlanması gerekirken şahit olduğumuz kadarıyla her zaman sanığın aleyhine yorumlanmıştır. Baskı altında verilen ifadelerin geçersiz sayılması gerekirken bütün kararlar işkence ve baskı altında alınan ifadeler üzerine bina edilmektedir. Beraet-i zimmet esas iken bunun tam zıddı olan potansiyel suçluluk esas alınmaktadır. Bu hususları uzatmak mümkündür. Ancak cevaplarımız uzadığı için muhtasar geçmek durumundayız. Bu hususta kendi dosyamdan örnek vereyim.

 

1998 de yerel mahkeme olan Adana DGM bizim için karar verdi. Karar mahkemesinde celse arası verildiğinde kapının arkasında bize sesleri geliyordu, üst düzey bir askeri yetkili mahkeme salonuna girerek mahkeme heyetine “vasat davasına ceza vereceksiniz” diye talimat verdi. Seslerini duyuyoruz mahkeme başkanı diyor ki “cezayı mucip delil yok, o ise “ben senden delil değil ceza istiyorum, böyle olacak” diyerek çıktıktan sonra biz içeriye girdiğimizde mahkemenin havası değişmiş mahkeme başkanı sadece şahısları sayarak cezaları söyledi ve celseyi kapadı. Bu durum bir gün sonra gazetelerde yazdı. Verilen kararın gerekçesinde, aynen şöyle geçmektedir; “Olaylarda Şahımerdan Sarı’nın haberi yoktu. Ancak isteseydi engel olabilirdi.”  Bu  ucube gerekçeyi akıl sahiplerin bir düşünsünler.. Ve aynı gerekçeli karar yargıtayda da onaylanmıştır. Artık adaletin veya zulmün derecesini varın siz değerlendirin. 2009’daki, gözaltılar ve 2013’deki yargıda verilen karar tamamen, o önceki ucube kararın üzerine bina edilmiştir. Benim iki tane öz oğlum telefonda, “Baba bir emrin var mı?” sözleri üzerine, terör örgütü suçu ile cezalandırılmışlardır. Bu yargı üzerine söylenecek başka söze hacet yok sanırım. Ayrıca 1997’den 98’ın dokuzuncu ayına kadar süren yargı süreci boyunca hazırlık soruşturması dâhil ‘vasat’ dosyalarında hiç kimsenin ağzında Hizbullah kelimesi geçmemiş ve hiç soru sorulmadığı halde mahkeme kararda ‘Hizbullah Vasat Örgütü’ diye isimlendirmiştir.

 

Hizbullah davasından yargılanıp ömür boyu hapse mahkûm edilen üç kişi Silifke ceza evinde benimle aynı koğuşta kalıyorlardı. Daha sonra Mersin’de yakalanıp gözaltına alınan M. E. Ekinci ve arkadaşlarının ifadeleri üzerine onların davaları yani kendilerine isnat edilen davalar başkaları üzerine de isnat edilince onların o suçtan dosyaları bozuldu. Eğer sonrakiler yakalanmasalardı o kişiler ceza evinde ömür boyu kalacaklardı. Nasıl olsa zülüm ve haksız kararların hesabını soracak kimse yoktur.

 

Dikkat çekici hususlardan birisi de hizbu’t-tahrir davasıdır. Hizbu’tahrir gizli, aşikâr ve dünyanın birçok ülkesinde eyleme, bilhassa silahlı eyleme karşı olduklarını ilan ettikleri halde mensupları harıl, harıl silahlı terör örgütü üyesi olmaktan ceza almaktadırlar.

 

Daha bunlar gibi sayısız davalar ve durumlar mevcuttur. Kişiye göre düzenlenen kanunlar, ideolojik kararlar özellikle Müslümanlara karşı en katı yargılama vakaları gibi haksızlıkların sayısı yoktur. Müslümanlara karşı acımasız tutum ve kararlar hem yerel, hem ulusal, hem de evrensel yargı kurumlarının tamamında mevcuttur.

 

Birde şöyle bir ayrıntıyı göz ardı etmemek lazımdır. Genelde Müslümanlar en ağır cezaları İslami gibi görünen siyasilerin iktidarı döneminde almışlardır. Bunların detaylarını yazarsak ciltler dolusu kitaplar eder. Anlayana bu kadar kâfidir.

 

Hacı Ali Doğan:  Hocam, zindan süresince sizi çok duygulandıran veya keyiflendiren anılarınızdan bazılarını bizimle paylaşır mısınız?

 

Şahımerdan Sarı Hoca: On yıl sürecinde buna benzer durumlar çok vaki olmuştur. Ancak bunlara birer misal vermekle iktifa edelim.

 

Biz zindanda iken henüz mahkememiz devam ediyordu. Yine mahkemeye götürülmek üzere ceza evi koridoruna cıktık binadan daha ringe götürülmeden orada ellerimize kelepçe vurulacaktı. Askerler arkadaşların ellerine kelepçe vururken elime kelepçe vuracak olan askerin istemeyerek geldiğini fark ettim. Elime kelepçe vururken elleri dolaşıyor yüzünü çeviriyordu. Sonra iyice eğilip dikkatlice baktım gözlerinden yaş geliyordu ben, ona “üzülme bu benim için bir şereftir” dedim. Fakat askerin ağzında kısık bir sesle “ya benim için nedir?” dedi. Sanırım Bundan sonra söyleyecek başka söze hacet yoktur.

 

Ceza evinde iken çeşitli İslami dergiler benden yazı yazmamı istiyorlardı. Bir defasında yaklaşık elli sayfalık makale ve şiirlerden oluşan bir dosyayı yayınlanmak üzere göndermiştim. Ancak bütün yazıların bir şiirimde gecen iki kelimeden dolayı mektup okuma komisyonuna takılmıştı. Komisyon savcılığa suç duyurusunda bulunmuş ve savcı benim ifademi almak için gelmişti. Evvela şiirde gecen iki kelime iki mısrada şöyle geçmektedir.

 

Muhtarları köyümüzden seçmişler
Köpeklere üniforma biçmişler.

 

Bu kelime ile bütün üniformalılara hakaret ettiğim anlaşılıyormuş. Bunun üzerine savcı bana “neden Mehmet Akif yada Necip Fazıl Kısakürek gibi yazmıyorsun? Senin örnek aldığın peygamberin kimseye köpek demiş midir?” diye sorunca ben dedim ki; Mehmet Akif veya Necip Fazıl da cumhuriyet döneminde nice badirelerle karşılaştılar. Kaldı ki onların şiirlerinde de ağır kelimeler vardır. Galiba okumamışsınız. Bu gün onlarda gelse belki böyle sorgulanacaklardır. İkincisi hak edene köpek demenin delili evvela Kur’an-ı Kerim’de vardır. “Onun misali köpek misalidir. Üzerine yürüsende dilini sarkıtıp solur, kendi haline bıraksanda yine dilini sarkıtıp solur.”  Ayetine ek olarak başka bir ayet-i kerimede “Onlar aslandan kaçan yaban eşekleri gibidirler..”  şeklinde gecen ifade-i Celileler mevcuttur ve Efendimiz peygamberimiz (s.a.v) Beni Kureyza Yahudi kabilesinin yanına giderken “Ey Beni Kirade.!” yani “Ey maymunun çocukları.!” diye hitap etmiştir. Dediğim zaman savcı telaşla ayetlerin numarasını soruyordu bana, ben ayetlerin Arapça metinlerini ve ayet numaralarını söylediğim zaman süt dökmüş kediye dönmüştü. Takipsizlik kararı verildiği halde yine de o yazı dosyamı bana iade etmediler. Suç unsuru doğrudan bulunmasa da onların sistemine dokunduğu için benim sözlerimin eksilmesini kendilerine kar sayıyorlardı.

 

Hacı Ali Doğan:  Hocam, zindan ehlinin karşılaştığı en ciddi vesveseler nelerdir? ve bunlarla mücadele noktasında tavsiyelerinizi alabilir miyiz?

 

Şahımerdan Sarı Hoca: Zindan gerçekten başlı başına bir strestir. Zira Yusuf (a.s) günaha girmektense zindana girmeyi kendisi tercih etmiştir. Büyük nübüvvet makamına rağmen Bir kaç sene zindanda kaldıktan sonra çıkacak olan arkadaşına “Efendinin yanında benden bahset” diyerek zindandan çıkmayı istediği anlaşılmaktadır. Gerek psikolojik durum, gerekse zindan stresi olarak bazen arkadaşının ayak sesi bile kendisine huzursuzluk verebilmektedir. Fakat bütün bunların bir imtihan gereği olduğunu düşünüp şeytanın vesvesesinin sürekli olacağını bilerek kuvvetli imanı ve güçlü iradesiyle bunların üstesinden rahatlıkla gelebilir. Bu gibi vesveselerin zıddına hareket etmek en güzel davranış şeklidir.

 

Müslüman bir mahkûm, zindan arkadaşlarının herhangi bir hal ve hareketi -münker olmadığı müddetçe- kendisinin hoşuna gitmediğinde dahi tebessüm, iltifat ve ikramlarla muamele etmelidir ki bu tarzı ile en iyi bir şekilde vesvese gibi kalbi sıkıntılar ile mücadele etmiş olsun.

 

İnfaz memurları karşısında aşağılık kompleksine girmeden, vakarlı, dürüst ve dava adamı vasfıyla bütün güzel davranışlarını sergilemek sureti ile gerektiğinde onlara da tebliğ etmek Müslüman mahkûmun görevlerindendir. Kavgacı olmamakla birlikte ezilmemek ve zelil olmamak için gerektiğinde direnmelidir. Bunun için özelde Müslüman mahkûmların genelde bütün mahkûmların dayanışma içerisinde olmaları etkili olur.

 

Hulasa Müslüman bir mahkûm her yerin ve her anın kendisi için bir imtihan olduğunu unutmayıp, her söz ve hareketinin Allahın rızasına uygunluğunu esas almak zorundadır.

 

Hacı Ali Doğan:  Hocam sizin edebi bir yönünüzün olduğunu da biliyoruz. Şiirleriniz arasında medres-i yusufiyye’ye dair bir şiiriniz var mı? Eğer varsa bizimle paylaşır mısınız?



Şahimerdan Sarı: Evet.. Zaman zaman şiir yazdığımız oluyor. Zindan hakkında kaleme aldığımız “zindandan zindana mektup” başlıklı bir şiiri, medrese-i yusufiye imtihanına sabırla mukavemet eden Müslüman mazlumlara ithaf ediyorum.  
 

Zindandan zindana mektup

Bir mektup yazdım ki ırak vatandan

Kapalı zindana açık zindandan

Huzur, şifa, necat vardır, Kur’an’dan

Gece oku gündüz oku usanma.

Çileler rahmettir, sakın şer sanma.

 

Tağut iktidara geldiği zaman

Ya sürgün, ya zindan, mü’mine mekân.

Biz sadece haktan isteriz eman

Haksızlığa boyun eğmeyiz asla.

Geçse de ömrümüz çile ve yasla

 

Bugünü yarına feda ederiz.

Gerekse dünyaya veda ederiz.

Biz hakkı batıldan cüda ederiz.

Hakkı batıl ile telbis edenler,

İşte onlar süfli yoldan gidenler.

 

Âdem yeryüzüne indi, ineli

Şeytan boş durmadı şerdedir eli.

Âlimler uyansa kırılır beli

Âlim susar, millet uyur uyanmaz.

Âlim uyur millet ölür, inanmaz.

 

Küfür hâkim ise izzettir zindan

Nefs-i raziyeye sevap var toptan.

Mahrum kalır cemaatten ayrılan

Ne ifrattır, ne tefrittir cemaat.

Derki resul; ”hayr-ul  umüri evsat”

Cehalet zulmettir, kanunu zulüm.

Zulme karşı durmak benimde rolüm

Bu yolda ölmekse şerefli ölüm

Vasat yoldur, vasat ümmet ve necat.

Bundan gayrı batıl, bid’at ve icat

 

Hüzün yoktur, tasa yoktur, yeis yok,

İmam vardır, ümmet vardır, reis yok,

Kimi korkar, kimi kınar, beis yok,

Davasının erlerini hak bilir.

O dilerse ölü kalpler dirilir.

 

Şahımerdan b u davanın hadimi,

Değişim yok gelişim var daimi

Büyük dava ağır dava kadimi

Gözsüz gör, ayaksız yürü, vur elsiz,

Hiçbir dava hâkim olmaz bedelsiz.

( 6.4.2014)

 

Hacı Ali Doğan: Hocam son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

 

Şahımerdan Sarı Hoca:  Mü’min, bollukta - darlıkta, huzurda – hüzünde ve her halükarda Rabbine iyi bir kul olmayı hedeflemelidir. Dünyada hiçbir bolluk ve hiçbir darlığın ebedi olduğu vaki değildir “Her zorluğun ardından bir kolaylık vardır ve yine her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” 

 

Zaten Dünya hayatında rahatın olmadığını Allah Resulü (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Mümin dünyayı ahirete feda etmeden ahiretin saadetine nail olamaz. Oysaki günler dünyada insanlar arasında sıkıntılı veya huzurlu olmak üzere devri daim yapıp dönmektedir

 

 Rabbimiz (c.c.) Al-i İmran Suresi’nin 140. şöyle buyurmaktadır: “Eğer siz (Uhutta) bir acıya uğradınızsa, (Bedir'de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez”.

 

Her sözün başı besmele ve sonu ise hamddır.

 

                “Onların oradaki duası: «Allah’ım! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz!» (sözleridir). Orada birbirleriyle karşılaştıkça söyledikleri ise «selâm» dır. Onların dualarının sonu da şudur: Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” (Yunus: 10)

Kaynak: (Özel Haber) - İslam Medya Haber Merkezi Editör:
Etiketler: ŞAHI, MERDAN, HOCA, İLE, MEDRESE-İ, YUSUFİYYE, ÜZERİNE,
Yorumlar
Haber Yazılımı