Haber Detayı
17 Haziran 2016 - Cuma 14:50 Bu haber 681 kez okundu
 
Hariciler Hakkında Bilinmeyenler! 5. Bölüm
Ravza Yayınları arasında çıkan ve birinci bölümünü geçtiğimiz günlerde yayınladığımız Ali Muhammed Sallabi'nin "Doğuştan Günümüze HARİCİLER" adlı kitabından sizler için önemli bulduğumuz pasajları derlemeye devam ediyoruz.
Gündem Haberi
Hariciler Hakkında Bilinmeyenler! 5. Bölüm

F. Halîfe Hz. Ali’nin Savaşlarından Fıkhî Çıkarımlar
 
Halîfe Hz. Ali (r.a) ilminin enginliğinden, fıkhî bilgisinin derinliğinden dolayı bu konuda bir takım kural ve hü-kümleri ortaya koyma imkânını buldu. Bu hükümler İslâm hukukunun yönetime karşı çıkanları öldürme konusuyla ilgili bir takım kurallardır. Kendisinden sonraki ehl-i sünnetin âlim ve İslâm hukukçuları onun, adil bir yöneti-me karşı çıkanlar hakkındaki metodunu uyguladılar. Ehli Sünnetin İslâm hukukçuları, onun doğru rehberliğinden bu konudaki İslâm hukukunun kurallarını ve hükümlerini sonuç olarak (istinbat) çıkardılar. Hatta ilim erbabının ileri gelenleri şöyle dediler: “Şâyet Hz. Ali kendisine mu-halefet edenlerle savaşmasaydı, ehli kıble ile savaşma konusundaki izlenecek yol bilinmeyecekti.”  Bu gerçek Hz. Ali’nin bizzat kendisinden şu sözünde rivâyet edilmiştir: “Söyler misiniz şâyet ben olmasaydım, o tavrı onlara (karşı çıkanlara) kim gösterecekti?” 
 
Ahnef, Hz. Ali’ye: “Ey Ali, Basra’daki kardeşlerimiz der-ler ki, eğer sen yarın onlara galip gelirsen, onların erkek-lerini öldürüp kadınlarını da esir alacaksın.” dediğinde Hz. Ali şöyle der: “Benim gibisinden böyle bir uygulama yapılması endişe edilmemeli. Bu uygulama ancak İslam’a sırt verip küfre dönenler için yapılabilir.” Hz. Ali’nin bu sözüne binaen diyebiliriz ki, kıble ehliyle savaşmak, kâfir ve İslâm dininden çıkanlarla (mürtetlerle) savaşmaktan birçok açıdan farklılık arz etmektedir. Bunların bir kısmı-nı şöyle sıralayabiliriz:
 
1- Kıble ehliyle savaşmaktan amaç, onları caydırmak olmalı, onları öldürmek olmamalıdır. Zira onlarla savaş-maktan amaç, onları öldürmek değil; onları yönetime itaat etmeye döndürmek ve onlardan gelecek kötülüğü bertaraf etmektir. Buna karşın müşrik ve mürtetlerle yapılan savaşta onları öldürmek amaçlanabilir. 
 
2- Yönetime karşı çıkan kölelerle, kadın ve çocuklarla savaşıldığında bütün bunların durumu, ergen, hür erkeğin durumu gibidir. Bunlar savaştıkça bunlarla savaşılır ancak sırtını dönüp kaçtıklarında onlara karışılmaz. Çünkü bunlarla savaşmak, onlardan gelebilecek sıkıntıları defetmek içindir. Fakat kâfir ve mürtetle savaşıldığında kaçsalar bile öldürülebilirler.  
 
3- Meşru idareye karşı çıkan kıble ehli, yönetime boyun eğmek suretiyle ya da silahı bırakma şekliyle veya yaralandığından veya hastalandığından ya da esir düştüğünden savaşmaktan aciz kalmak cihetiyle savaşmaktan vazgeçerse, bu tür durumlarda yaralıları ve esirleri infaz etmek caiz olmaz. Ancak müşrik ve mürtedlerin yaralıları ve esirleri öldürülebilir. İbn
 
4- Yönetime karşı çıkan kıble ehlinden esir edilenlerin durumlarına bakılır; savaşmaya geri dönmemelerinden emin olunanlar bırakılır, savaşa dönmesinden emin olu-nanlar da savaşın bitimine kadar tutulur sonra serbest bırakılır ve savaştan sonra hapsedilmesi gerekmez. Ancak kâfirlerden olan esirler savaştan sonra da serbest bıra-kılmayabilirler. 
 
5- Yönetime karşı çıkan kıble ehliyle savaşmak için ant-laşmalı müşrik ve zimmîden yardım ve destek alınmaz. Ancak mürtet ve kâfirle savaşıldığında müşrik ve zimmî-lerden yardım alınabilir. 
 
6- Yönetime karşı çıkan kıble ehliyle ateşkes yapılmaz ve herhangi bir mal üzerine antlaşma yapılmaz. Şâyet bir ateşkes anlaşması yapıldıysa da onu uygulamak gerek-mez. Şâyet onlarla savaşmaya güç yetirilmezse, gücün oluşmasına kadar bekletilirler. Şâyet onlarla bir mal üze-rine antlaşma yapılmışsa antlaşma bozulur, o malın du-rumuna bakılır; şâyet onların ganimet ve zekât malların-dan ise onlara geri verilmez. Zekâtlar zekâtı hak edenlere, ganimetler de ganimeti hak edenlere verilir. Eğer o mal kendi öz malları ise onu sahiplenmek caiz olmayıp onu kendilerine iâde etmek gerekir.  Çünkü Hz. Ali (r.a), Cemel savaşına katılanların malını helal görmemiştir.
 
7- Kıble ehli meşru bir yoruma ve gerekçeye binaen devlet başkanına karşı çıkarlarsa, devlet başkanı bu soru-nu çözmek üzere onlarla yazışmalı, mektuplaşmalıdır. Şâyet onlar bir mağduriyetten bahsederler ise devlet baş-kanı o mağduriyetlerini gidermelidir. Eğer herhangi bir şüpheyi dillendirirlerse, devlet başkanı, Hz. Ali (r.a)’nin Hâricîlerin şüphelerini izale etmek için kendilerine açık-lama yaptığı gibi onlara açıklama yapmalıdır. Nitekim Hz. Ali’nin bu açıklaması sayesinde Hâricîlerden çoğu kişi Müslüman topluluğunun saflarına döndüler.  Devlet baş-kanının yapacağı izahla dönmezlerse, onlarla savaşmak Müslümanlara ve devlet başkanına vacip olur. 
 
8- Kıble ehli, bir yere inzivaya çekilmeden devlet başkanına boyun eğmeyi protesto etmekten vazgeçmezlerse ve güç yetirilebilecek ve kolaylıkla kontrol altına alınabilinecek bir sayıda olsalar, kendileriyle savaşılmaz. Adaletin hükümleri yapmaları gereken konularda kendilerine icra edilir. Adaletin sunduğu hak ve paylar, kendilerine verilir. 
 
9- Yönetime karşı çıkan kıble ehliyle ateş ve mancınık vb. teçhizatla savaşılmamalıdır. Onların yerleşim yerleri yıkılmaz, ağaç ve bahçeleri kesilmez. Kıble ehlinde durum böyleyken müşrik ve kâfirlerle savaşıldığında bu tür uy-gulamalar caizdir. Çünkü İslâm ülkesi, Halkının bir kısmı başkaldırsa bile kendi içindeki varlıkları korumalıdır. An-cak kendilerini sağlama alıp hezimete uğramadan savaşa başvurmaları gibi böyle bir uygulamayı zarurî kılan bir durumda yukarıdaki uygulamalara başvurulabilir. Nite-kim böyle zorunlu durumlarda İmam Azam Ebû Hanife ve İmam Şâfiî’ye göre mancınık veya ateşle de savaşılabilir. 
 
10- Kıble ehlinin mallarını ganimet olarak ele geçir-mek, çocuklarını esir almak caiz değildir. Zira Hz. Pey-gamber (s.a.v) şöyle buyurur: “Gönlü hoşnut olmadıkça Müslüman şahsın malı helal olmaz.”  Hz. Ali (r.a)’nin Cemel savaşında şöyle söylediği rivâyet edilir: “Kim biri-sinin yanındaki mal ve eşyasını tanırsa alsın.”  İşte Hz. Ali’nin bu uygulaması, Hâricîlerin kızıp düşman olmaları-na sebep olan nedenlerden biridir. Bu konuda kendileri Hz. Ali’yi şöyle eleştirmişlerdi: “O savaştı, ama ne kimseyi esir aldı, ne de ganimet aldı. Eğer savaştıklarının kanını dökmek ona helal idiyse, malları da helal idi. Eğer malları ona haram ise kanları da haram idi.”

 

12- Yönetime karşı çıkan kıble ehli bid’at ehli olmadık-ları zaman, fasık değildirler. Devlet başkanının ve adalet sahiplerinin onlarla savaşmaları yorumdaki hataları se-bebiyledir. Onlar hükümlerde içtihat eden İslâm hukukçu-ları gibidirler. Onlardan şahitlik yapanların şahitliği, adil olduklarında kabul edilir. Bu Şâfiî’nin sözüdür. Hâricîler ve bid’at ehli ise, devlet başkanına isyan ettiklerinde şa-hitlikleri kabul edilmezler. Çünkü onlar fasıktırlar. 
 
13- Adil bir yöneticinin isyancı bir akrabasını öldürme-si caizdir. Zira haklı bir sebebe binaen öldürmüş olur ki, bu durum istemediği halde ona had uygulamış gibidir. 
 
14- İsyancılar bir memlekete galip gelip; vergi, zekât ve cizye toplayıp hadleri uyguladıkları zaman, adaletli yöne-tici o memlekete hâkim olup isyancıları yendiğinde onla-rın topladıklarını onlardan almayacaktır. Çünkü Hz. Ali (r.a) Cemel olayından sonra Basra halkına galip geldiğin-de onların topladığı hiçbir şeyi onlardan almadı. 
 
15- İsyancının adaletliden mirâs alma hükmü ise şöy-ledir. Adaletli yöneticiyi öldüren isyancı ona varis olmadı-ğı gibi isyancıyı öldüren adaletli yönetici de ona varis olamaz. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Katil varis olamaz.”  
İmam Azam Ebû Hanife’nin bu konudaki görüşü şöyle-dir: “Adaletli yönetici isyancıdan mirâs alabilir; fakat is-yancı adaletli yöneticiden mirâs alamaz.” İmam Ebû Yusuf ise şöyle der: “Söz konusu olan şahıslardan her biri diğe-rinden mirâs alabilir.” Çünkü her biri diğerinin öldürme-sinde yorum sahibidir.  Nevevî de Ebû Yusuf’la aynı gö-rüştedir. 
 
16- İsyancıların hakka dönmeleri onları öldürmenin dışında bir yöntemle olmayacaksa onları öldürmek caiz-dir. Onları öldüren adaletli yöneticiye de hiçbir günah, tazmin edilme sorumluluğu ve keffâret yoktur. Çünkü o kendisine emredileni yapmış ve Allah’ın şu emri için öl-dürmüştür: “Bu saldıran tarafla, Allah’ın emrine dönünce-ye kadar siz de vuruşun.”  Çünkü Müslüman kişi, öldürülmesi istendiğinde, bunu öldürmenin dışında bir eylemle engelleyemiyorsa kendini müdafaâ etmek için kendisini öldürmek isteyeni öldürebilir. Ayrıca adaletli yöneticinin, isyancılarla savaşması sırasında telef ettiği malın tazmin edilme sorumluluğu yoktur.  
 
G. Hâricîlerin En Önemli Nitelikleri
 
Hiç şüphesiz Hâricîler tâifesinin tarihini inceleyen araştırmacı; bu fırkânın yolunu izleyenlerin bir takım niteliklerini sıraladığımız şekilde not eder:
 
1. Dinde Aşırılık
 
Muhakkak ki, Hâricîler itaat ve ibadet ehlidir. Nitekim onlar dine tutunmaya, dinin hükümlerini tatbik etmeye ve İslam’ın bütün yasaklarından uzaklaşmaya son derece düşkün idiler. Ayrıca İslam’la çelişen herhangi bir günah veya suça düşmekten son derece sakınırlar idi. Hatta bu düşkünlük ve sakınma bu tâifede bulunan; hiç kimsenin bu konuda kendilerine yetişemediği açık bir tipik özellik idi. Onların bu özelliğini, Rasûlullah (s.a.v)’ın şu sözünden daha iyi hiçbir şey ifade edemez: “Onlar Kur’ân okurlar, sizin Kur’ân okumanız onların Kur’ân okumalarına göre bir şey değildir, sizin oruçlarınız onların oruçlarına göre bir şey değildir.” 
 
Bütün bunlar Hâricîlerin sapkınlığını ortaya koymaktadır. Aynı şekilde İslam’ın hoşgörü ve kolaylığına ters döşen; zorbalık ve sertlik üzere kurulan Hâricîlerin yolunu izleyenlerin de sapkınlık içinde olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü İslâm kolaylık ve hoşgörü dinidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki din kolaylıktır. Her kim bu dini zorlaştırmaya kalkarsa mağlup olur. O halde orta yolu tutun, müjdelerle sevinin.” 
 
2. Dini Bilmemek
 
Şüphesiz ki, Hâricîlerin Kur’ân ve Sünneti bilmemeleri, yanlış anlamaları, düşünme ve kavrayışlarının az oluşu ve delilleri (âyet ve hadisleri) doğru konumlarına konumlandırmamaları, onların en büyük bazı ziyânlarından bir kaçıdır. İbn Ömer onları yaratıkların en kötüsü olarak görüp onlar hakkında şöyle dedi: “Onlar kâfirler hakkında inen bir kısım âyetleri; mü’minler hakkında inmiş sayarak o şekilde yorumladılar.”  İbn Ömer’den Harûriyye tâifesi sorulduğunda şöyle derdi: “Onlar Müslümanları tekfîr ederler, kanlarını ve mallarını helal görürler, kadınları iddet dönemlerindeyken kendilerine nikâhlarlardı. Esir aldıkları kadının kocası varken onlardan biri kendine nikâhlardı. Onlardan daha fazla öldürmeye layık kimseyi bilmiyorum.” 
Hâricîlerin; arabuluculuk yapmak üzere hakem kabul etmeyi küfrü gerektiren bir günah olarak görmeleri Allah’ın şeriâtını bilmediklerinin sonuçlarındandır. Onlara göre, hakemi kabul edenler önce kâfir olduklarını itiraf etmeli sonra da tövbeye yönelmelidir. Bunu Hz. Ali (r.a)’den istemişlerdi. Nitekim Hz. Ali’den önce küfrünü itiraf etmesini sonra da tövbe etmesini istediler.  Onların Hz. Ali’yi ve beraberindeki Muhacir ve Ensâr’ı suçlamaları, onlardan daha bilgili olduklarına ve onlardan daha iyi görüşe sahip olduklarına inanmaları; bütün bunlar vallâhi cehaletin ve sapıklığın ta kendisidir. 
Onların çirkin cehaletini gösteren başka bir hadise de şudur: Onlar Abdullah b. Habbab (r.a)’ı; bir çocuk annesi hamile eşiyle bulduklarında kendisiyle bazı konularda münakaşa ettiler. Ardından Hz. Osman ve Hz. Ali (r.a) hakkındaki görüşünü sordular. Abdullah b. Habbab (b. Eret) onlardan övgülerle bahsedince kendisine kin besleyip düşman oldular. Onu önce en kötü bir öldürüşle tehdit ettiler sonra da öldürdüler. Yanındaki eşinin de karnını yardılar.  O sıralarda yoldan geçerlerken zimmîlere ait bir domuzun yanından geçtiler, onlardan biri domuzu öldürdü, bunun akabinde domuzu öldürmelerinden çok rahatsız oldular, domuzun sahibini araştırmaya koyuldular bulup kendisini hoşnut ettiler! Gelin bu ilginç hadiseye bakın! Müslüman olduğunu iddia eden birisinin yanında domuzların dokunmazlığı Müslümanların dokunmazlığından daha fazla önemli olur mu?  
 
3. İsyan Bayrağını Çekme
 
İbn Teymiyye der ki: “Bunların sapıklıkları hidâyet rehberlerinin (Hz. Osman ve Hz. Ali) ve Müslüman topluluğunun adaletten çıkmalarına ve haktan sapmalarına inanmalarıdır. İşte bu nokta sünnettin dışına çıkan Rafızî  ve benzerlerinin dayandığı temel fikirdir. Bu inançlarından sonra kendilerince zülüm olarak gördüklerini küfür sayarlar, sonra da bu küfür üzerine sonradan ortaya koydukları bir takım hükümler düzenlerler.”  
Onlar isyan bayrağını çektiler, Müslümanların birliğini bölmeye çalıştılar. Hz. Ali’ye karşı takındıkları tavırları bu durumu net bir şekilde izah eder. Zira onlar Hz. Ali’yi terk ettiler, en kritik durumlarda ona muhalefet edip, onun emrine isyan ettiler.  Hâricîler tarih boyunca kendilerine herhangi bir konuda muhalefet edenlere hep düşmanca davrandılar, devre dışı bırakıp terk ettiler. Kendileri gibi düşünmeyenleri düşman ilan etme niteliklerini hep sürdürdüler. Hatta onlar bizzat kendi içlerinde pek çok fırkâya bölünüp birbirlerine kâfirlik suçlamasında bulundular. Bu nedenler saldırılar, ihtilaf ve ayaklanmalar kendi aralarında çokça gerçekleşti. 
 
4. Günahkârı Tekfîr ve Müslümanların Kan ve Mallarını Mubâh Görme
 
İbn Teymiyye şöyle der: “Hâricîler ile badatçılar arasındaki ikinci fark, Hâricîlerin günahkâra kâfirlik isnadında bulunmalarıdır. Müslümanların kan ve mallarının onlara mubâh, İslâm ülkesinin onlara göre dâru’l-harb,  onların yaşadığı yerlerin ise İslâm diyârı olması inancı, bu kâfirlik isnadının bir sonucu olmaktadır. Rafızîlerin çoğunluğu da bu şekil inanmaktadırlar. Bu düşünceleri Rasûlüllah’ın sünnetinin net ifadesi ve Selef’in icma’yla bid’at olduğu sabit olan bid’atların temelidir. 
Hâricîler kendilerine özgü görüşleriyle ayırt edilmişler, bu görüşleriyle Müslüman topluluğundan ayrılmışlar ve bu görüşlerini; Allah’ın, dışında bir din kabul etmediği İslâm dininden görmüşlerdir. İddialarına göre görüşlerinde onlara muhalefet eden dinden çıkmış olur. Onlar, kendilerine muhalefet edenlerden beri olduklarını gerekli görmekle kalmayıp, bu konuda aşırıya giderek muhalifleriyle savaşmayı gerekli görüp kanlarını da mubâh görmüşlerdi.  İşte bu düşünceleri sebebiyle görüşlerine uyum sağlamadığının dışında hiçbir neden olmazken Abdullah b. Habbâb’ı öldürdüler. 
İbn Kesir şöyle der: “Hâricîler kadın ve çocukları öldürmeye, hamilelerin karınlarını yarmaya ve onların dışında hiç kimsenin yapmadıklarını yapmaya başladılar. 
 
 
5. Adaletsizlik Gibi Hz. Peygamberin Hakkında Caiz Olmayanı Caiz kılmaları
 
“Hâricîler Hz. Peygamberin bizzat kendisinin adaletsiz davranabileceğini ve sünnetinde yanılabileceğini düşünüyorlardı. Hz. Peygambere itâat etmenin ve uymanın gerekli olmadığını söylüyorlar, onlar sadece Hz. Peygamberin tebliğ ettiği Kur’ân’ı doğruyorlardı. İddialarına göre Hz. Peygamberin başlattığı Kur’ân’ın zahirine muhalif olan sünnetini doğrulamıyorlardı. Bidatçilerin ve Hâricîlerin geneli hakikatte bu görüştedirler. Çünkü Rasûlullah’ın bir hadisi onları sözüne muhalif olursa o hadise tabi’ olmazlar. Rivâyet edilen hadisi reddederek ya da te’vil ederek Kendilerince delil uydururlar. Böylece bazen hadisin isnadını çürütmeye, bazen de hadisin metnini çürütmeye çalışırlar, yoksa onlar, ne Rasûlullah (s.a.v)’ın getirdiği sünnetin hakikatini, ne de Kur’ân’ın hakikatini rehber edinmiş değildirler. 
 
6. Kötü Konuşmak ve Saptırmak
 
Hidâyet rehberlerine dil uzatmak, onları sapmakla suçlamak ve haklarında adaletten, haktan ayrılmakla hükmetmek Hâricîleri en bariz niteliklerindendir. Bu nitelik Zü’l-Hüvaysire’nin hidâyet elçisi Hz. Muhammed (s.a.v)’in karşısında takındığı tavırda belirmektedir. Çünkü Zü’l-Hüvaysire şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resûlü adâletle dağıt.”  Görülüyor ki, Zü’l-Hüvaysire kendini Rasûlüllah (s.a.v)’tan daha fazla Allah’tan korkan saymıştır, Rasûlüllah (s.a.v) hakkında ganimet dağıtımında haksızlık yaptığıyla ve adaleti çiğnediğiyle hükmetmiştir! Bu nitelik tarih boyunca onlardan ayrılmadı. Bu niteliklerine terettüp eden hüküm ve eylemlerden dolayı, bu niteliğin çok kötü sonuçlar oldu. 
 
7. Kötü Zan (Sûizan)
 
Sûizan, câhil Zü’l-Hüvaysire’nin hidâyet elçis Hz.Muhammed (s.a.v) hakkında samimiyetsizlikle hükmetmesinde beliren Hâricîlerin başka bir niteliğidir. Çünkü o Hz. Peygamberin ganimet bölüşümü için şöyle dedi: “Vallâhi bu adaletsiz ve Allah’ın rızası gözetilmeyen bir dağıtımdır.”  Câhil Zü’l-Hüvaysire Rasûlullah (s.a.v)’ın ganimet dağıtırken zengin ileri gelenlere verip fakirlere vermediğini görünce Rasûlullah’ın bu tasarrufunu güzel bir anlama yormamıştı. Bu garip bir şeydir, özellikle güzel bir anlama yormayı gerektiren etkenler çok iken. Şâyet güzel bir anlama yormanın etkenlerinden, bu tasarruf sahibinin hidâyet Resûlü olmasından başka bir etken olmasaydı bile, bu etken dahi tek başına hüsnü zannı gerektirmesi açısından yeterli olurdu. Ancak Zü’l-Hüvaysire bunu yapmadı, psikolojik hastalığından sûizan yaptı ve bu etkeni adalet perdesiyle gizlemeye çalıştı. Bu nedenle İblîs kendisine güldü, kendisini kandırdı, onu tuzaklarına düşürdü.
Şeytanın tuzağına düşmemek için kişi kendisini gözlemlemeli, davranış ve amaçlarının etkenlerini incelemeli, hava ve hevesinden sakınmalı ve İblîs’in tuzakları için uyanık olmalıdır. Çünkü İblîs çoğu zaman kötü eylemi parlak güzel bir kaplamayla süsler, çirkin davranışı hakın ilkeleri adıyla haklı gösterir. Kişinin kendini şeytanın tuzaklarından korumasına ve şeytanın hilelerinden kurtulmasına yardımcı olan faktörlerden biri de ilimdir. Şâyet Zü’l-Hüvaysire’nin ilimden ufak bir kalıntısı veya bir zerre kavrayışı olsaydı bu kaygan zemine düşmez idi. 
 
8. Müslümanlara Karşı Şiddet
 
Hâricîler kabalıkları ve sertlikleriyle tanınırlar. Müslümanlara karşı aşırı derecede acımasız ve kaba idiler. Onların Müslümanlara karşı olan şiddetleri öyle çirkin bir had safhaya ulaştı ki kalkıp Müslümanların kan, mal ve onurlarını mubâh gördüler. Müslümanları korkutup, öldürdüler. İslam’ın düşmanları olan putperest ve onların dışındaki kâfirlere ise antlaşma yaparak karışmadılar ve onlara sıkıntı vermediler.
 
Doğrusu tarih Hâricîlerin Müslümanlara karşı aşırıya gitmeleri konusunda onlara ait kara sayfalar kaydettiier.  Abdullah b. Habbâb’ın hikâyesini ve öldürülmesini unutmadık. Onların Müslümanlara karşı muamelesi acımasızcadır, kabaca ve serttir. Kâfirlere olan muameleleri ise yumuşaklıkladır, anlaşmayladır, letafetledir.  Hâlbuki İslâm dininin tebliğcisi Resulullah (s.a.v) İslâm dinini kolaylık ve hoşgörü ile nitelendirmiştir. Bu dinin tebliğcisi ancak kâfirlere karşı şiddet göstermeye davet etti, mü’minlere karşı ise sadece şefkat göstermeye davet etti. Buna rağmen Hâricîler onun tersine davrandılar.  
Yüce Allah şöyle buyurur: “Muhammed, Allah’ın Resûlüdür. Onun beraberindeki müminler de kâfirlere karşı şiddetli olup kendi aralarında şefkatlidirler.”  Yine yüce Allah şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar. Allah yolunda mücahede eder ve bu hususta dil uzatan hiçbir kimsenin ayıplamasından korkmazlar.”  Anlaşıldığı gibi Hâricîler âyetlerin tersine hareket ettiler, Müslümanları tehdit edip kokuttular.  Bu değindiklerimiz Hâricîlerin şöhret bulmuş bazı nitelikleridir.
 
Kaynak: (Islah Haber) - Islahhaber.NET Editör:
Etiketler: Hariciler, Hakkında, Bilinmeyenler!, 5., Bölüm,
Yorumlar
Haber Yazılımı