Haber Detayı
22 Ağustos 2018 - Çarşamba 00:35
 
ABDULAZİZ TANTİK: İSLAM MÜSLÜMANLAR ARASINDA ÖTEKİ İNŞA ETMEZ
Kısa adı ASİM olan Adana Sivil İnisiyatif Meclisi'nin geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği İstişare ziyaretlerinde görüşülen Yazar Abdulaziz Tantik temsilci heyetine sıradışı açıklamalar ve tavsiyelerde bulundu.
Sivil Toplum Haberi
ABDULAZİZ TANTİK: İSLAM MÜSLÜMANLAR ARASINDA ÖTEKİ İNŞA ETMEZ

islam Medya-  Kendisi de Adana'lı olan Yazar Abdulaziz Tantik, ASİM heyeti ile buluşmasında islami camianın önemli sorunlarına işaret etti ve çözüm yolları bağlamında bazı tavsiyelerde bulundu.

ASİM Başkanı Mahmut Eraslan Başkanlığındaki İstişare heyeti ile sıcak bir atmosferde gerçekleşen görüşmede Yazar Abdulaziz Tantik şunları söyledi;

 

"BİR GÖSTERİ DÜNYASINDA YAŞIYORUZ"

 

Şimdi ortada bir sorun var. Aslında bu sorun öyle küçük bir sorun falan değil yani ciddi bir sorun var. Bu ciddi sorun çerçevesinde meseleyi değerlendirmeye başladığımız zaman aslında 28 şubat ile başlayan süreçte AK Partinin kurulması, iktidar olması ve bununla birlikte başlayan muhafazakarlaşma süreci,  bu muhafazakarlaşmanın milliyetçilik ile yapılan izdivacı doğal olarak aslında bir erimeyi, pörsümeyi, bir çürümeyi de beraberinde getirmiştir. İslamcılık zihinsel olarak da bir değişime uğradı. Devleti benimsedi. Devletçi bir söylemi öne çıkarmaya başladı. Bunun bir boyutu hamasetle ilişkili olarak yorumlanabilir. Bir boyutu muhafazakârlaşmanın doğal seyri, doğal sonucu olarak değerlendirilebilir. Bir boyutu da aslında iktidar olmanın getirdiği hem gevşeme hem de zevk yada haz diyelim, o haz üzerinden aslında böyle bir durumla karşı karşıya kaldık. Şimdi zaten 2007 2008’e kadar vakıflar dernekler  vs. aslında çok fazla bir şey ortaya koymadılar. Yani işte biz 2004’te dergi çıkardığımızda ben hatırlıyorum yani 2007 2008’den sonra toparlanmalar başladı. Birçok vakıfta dernekte yada eski yapıda biraz hareketlenme oldu. O da tabi iktidar olmanın getirdiği bir rahatlık ile iktidara yaslanmayı da beraberinde getirdi. Bunun sağladığı kolaylık maddi alan başta olmak üzere pek çok alanda oldu. Maddi alandaki kolaylık doğal olarak kendi içinde bir pörsümeyi de taşıdı. Niye davet yok? Çünkü davet olması için bir samimiyetin bir safiyetin olması gerekiyor. Hatırlarsanız, 1980 sonrası bizim kuşak iyi bilir. Yani ben 1973 1974’lerden beri bu işin içindeyim. Biz herhangi bir beklenti içinde falan değildik. O beklenti olmadığı için de insanlarla iletişim kurduğumuzda yarım saatte adamın hayatının değişmesine vesile oluyorduk. Adana’da yüzlerce örnek verebilirim ben. Bir görüşmüşüz, yarım saat muhabbet etmişiz ondan sonra adamın hayatı değişmiş ve hala o bilincini idame ettiriyor. Hayatını müslümanca sürdürmeye gayret ediyor.  Bugün artık öyle değil yani..

 

Bugün kimse dava için bir şey yapmıyor. Bu sadece Müslümanlarla ilişkili bir durum değil. Aslıda daha derin bir perspektiften meseleyi değerlendirirsek şunu tespit etmemiz lazım. Şuan görselliğin/Showun çok öne çıktığı bir yüzyıl yaşıyoruz. Bununla ilgili Fransız bir yazar diyor ki, “Biz bir gösteri dünyasında yaşıyoruz. Sirk düşünün. Yani sirk dünyasında yaşıyoruz. Sirkin temel özelliği nedir? Çıktığında kendi duygusunu karşısındakine geçirmek. Ama onun duygusu da gerçek değil yapaydır. Aslında onun gülmesi de yapaydır. Ağlaması da yapaydır. Bu yapaylığı ne kadar sahici hale getirirse seyirciye geçirir veya bir etkileşim söz konusu olur.”

 

Şimdi bir tespit yapalım. Biz bir yapa Dünya’da yaşıyoruz. Ak Partisi ile vakıfları ile dernekleri ile, işte yazarları ile, çizerleri ile, kanaat önderleri ile televizyona çıkanları ile.. Bu gösteri dünyasının birer figüranı olarak çıkarıyorlar. Öncelikle bunu tespit etmemiz lazım. Bunu görelim. Çünkü dikkat ederseniz adamla normal konuştuğunuz zaman hiçbir problem yok.  Aynı adamı televizyonda gördüğünüzde problem başlıyor.

 

 

 

Yada daha ilginç bir örnek vereyim. Televizyon programında birbirlerine diklenenleri görüyorsunuz. "Ne kadar kavga ediyorlar. Bunlar daha birbirlerine selam vermezler." diyorsunuz. Program bittiğinde el ele kol kola çorba içmeye gidiyorlar. Bu açıdan baktığınızda gerçekten bizim bir gösteri dünyasında olduğumuz daha net anlaşılıyor. Bu gösteri dünyasının dışına çıkabilme ihtimalimiz var mı yok mu? Bence bunu tartışmamız lazım. Yani biz bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyada aldığımız her nefes bizi kirletiyor. Bu kirlenmeyi durdurmak için, bizim öncelikle böyle bir dünyanın var olduğunu ve bu dünyanın içinde kalmanın bizi kirlettiğini fark etmek, sonra da bir imkan olarak “bu dünyanın dışına nasıl çıkabiliriz?” sorusunu tartışmamız lazım. Belki ilk önce düşünmemiz lazım. Sonra da müzakere etmemiz lazım.  Çünkü biz tartışma programlarında af edersiniz ama iki kedinin birbiri ile dalaşması gibi görüyoruz. Oysa tartışmak, ki buna münazara da diyebilirsiniz; bir doğrunun bir hakikatin, bir gerçekliğin ortaya çıkması için yapılması gereken bir şeydir. Ama biz ne yapıyoruz?  Ya nefisler devreye giriyor, ya tuttuğunuz takım devreye giriyor. Tabi tuttuğunuz takım Fenerbahçe Galatasaray değil aslında. Mollasıdır, hocasıdır, vakfıdır derneğidir, bilmem nesidir, Onlar devreye giriyor ve bir zıtlaşma oluşuyor. Şunu bilmemiz lazım; Din, yani İslam sahip olduğumuz Müslümanlık öteki inşa etmez. Bir defa önce bunu anlamamız lazım. Öteki inşa etmeye başladığınız andan itibaren parçalarsınız ve bu modern dünyanın karakteridir. 

 

Modern Dünya Parçalar

 

Modern Dünya önce ümmeti ulusa parçaladı. Sonra ulusu kendi içinde etnik ayrımlara parçaladı. Sonra etnik ayrımları ailelere parçaladı. Sonra büyük aileyi küçük aileler olarak parçaladı. En son olarak da aileyi parçaladı. Erkek kadın çocuk hakları v.s. diyerek. Ne yaptı gitgide parçaladı. Amip gibi ha bire parçalıyor. Dolayısı ile biz Müslümanların yeniden bir dava sahibi olmamız isteniyorsa bu parçalanmayı bırakıp, bu parçalanmadan kurtulup o bütünleşmeye doğru nasıl adım atabileceğimize dair kafa yormamız lazım. Aslında bunun da iki yolu var. Yani bir tanesi sadakat ve samimiyettir. Sadakatimiz Allahadır.(c.c) Mutlak sadakatimiz Ne kullaradır ne vakıflaradır, ne hocaya ne alimedir. Geçmiş yada gelecek fark etmez. Bu saydıklarımıza olan sadakatimiz onların Allah’a olan sadakatleri nispetindedir. Başka bir gerekçeden dolayı değil. Dolayısı ile bizim asıl sadakat göstermemiz gereken temel ilkelerimizdir değerlerimizdir ve bu değerlerimizin yeniden hayata inşasına yönelik yapacağımız çabalarla lişkilidir. Bu sadakat ve samimiyet beraberinde niyet ve istikameti getirmelidir. Eğer biz niyetimizi sahih bir şekilde düzeltmezsek, yani gerçekten bizim niyetimiz gerçekten sadece Allah’ı razı etmeye ayarlı olmazsa istikametimiz de olmaz. Şimdi biz kendi istikametimizi sorgulamak zorundayız.

 

HEDEFE İKTİDARI KOYDUK VE TÜKENDİK

 

Ben Milat Gazetesinde yazdığım dönemde İslamcılık eleştirisi yapmıştım.  Bu konuyla ilgili altı yazı yazdım ama nedense kimseden ses çıkmadı.

 

İslamcılık Türkiye’de iktidar odaklı olması nedeni ile kıblesi bozuk bir hareket olarak başladı. Bakın bugün Ak Parti iktidar oldu ve aslında İslamcılık tükendi. Bitti demiyorum. Tükendi. Çünkü bir şeyin bitmesi için ana kaynağın bitmesi lazım. İslamcılığın bitmesi için Müslümanlılığın, İslam’ın bitmesi lazım. Bu da Allah’ın koruması altığında olduğundan İslamcılık bitti demiyorum. O bitmez. Müslümanlık var oldukça yeni birisi çıkar ve İslamcılığı  yeniden inşa eder.

 

Ama Tükendi. Niye?

 

Çünkü iktidar olma hevesi ve hedefi vardı. Hedefe de ulaşıldı. Hedefe ulaşılınca da eldeki sermaye tükendi. Bizim asıl yorgunluğumuz, dava olayının bitmesi, davetçi insanların sayısının eksilmesi, azalması yada yokluğa tevdi edilmesinin arka planında yatan temel gerçekliği anlamamız lazım öncelikle. Bizim yeni istikametler bulmamız gerekiyor. Eğer yeni istikametler ortaya koymazsak bu davayı yeniden harekete geçiremeyiz ki öylede oluyor. Görüyoruz burada herkes kendi evine çekilmiş, kendi kabuğuna çekilmiş yada herkes kendini öne çıkarmak istiyor. Yazan öne çıkıyor, konuşan öne çıkıyor, gurupsa grup kendini öne çıkarıyor.. yani kimse ‘ya bu kardeşim benden daha iyi bir şeyler söyleyebilir’ demiyor. Ben bunu defalarca dinledim.  Ne yani şimdi biz başkalarını mı öne çıkaracağız. Tabiki kendimizi öne çıkaracağız. Falan diyorlar.  Bunu açık açık söylüyorlar. Yani bir insan bunu açık açık böyle söylüyorsa zaten artık Müslümanlıkla ilgili ahlaki bir erezyon veya çürümenin başladığını söyleyebiliriz. Dikkat edin mesela, kim ağzını açarsa açsın ahlaki bir erezyondan bahsediyor, eleştiri yapıyor. ‘Ahlaksızlık var, şu var bu var filan’.. İyi de ahlaksızlık var da eğer bu ahlaksızlığın sebepleri doğru irdelenmez, doğru yakalanmazsa çöcüm bulamazsınız yani.

 

Bunun iki tür sebebi var. Birincisi, aslında modern dünyanın bize dayattığı bir yaşam biçimi var. Bir dünya görüşü var ve bu dünya görüşü öyle çok soft ve görülemez bir halde ki, ince ince işleniyor. Reklamlarıyla, eğitim müfredatıyla, televizyonuyla, filimleri ile, sanatsal showları ile, gazeteleri ile, dergileri ile v.s… yani hepimiz aslında farkında olalım yada olmayalım, bir bakıyoruz ki modern dünyanın bize dayattığı ilkeleri ve değerleri kullanıyoruz yani.

 

İkincisi,  biz kendi dinimizle sahih bir bağ kuramıyoruz. Bu çok önemli. Ya en olumsuz biçimiyle yani kalıplaşmış biçimi ile gelenek üzerinden bağ kuruyoruz. Ya geleneği tümden reddediyoruz,  Modern bakışla bağ kurmaya çalışıyoruz o zaman da bağ kuramıyoruz. Çünkü rasyonel akılla pozitivist aklın dini anlaması yada onu idrak etmesi mümkün değil. E dolayısı ile arada kalıyorsunuz. Arafta kalanlar çoğunlukta. Ne şiş ne kebap yansın hikayesi..  Halbuki bizim ilk yapmamız gereken şey, kendi geleneğimizle, yani din ile ki İslam 1500 yıldır yaşayan bir gelenektir. Biz bu geleneği göz ardı edemeyiz. Yok sayamayız. Tarihselleştiremeyiz. İşimize yaramaz diyemeyiz yani.  Binbeşyüz senedir yaşamış. Bununla hesaplaşmak, yüzleşmek, bunun doğrularını almak varsa hatalarını da ayıklamakla yükümlüyüz. Zaten tarih içerisinde gelenek kendi arınmasını da yapıyor yani.  Kendi içinde o tartışmaları yaşıyor ve düzeltiyor. Islah ederek devam ediyor zaten. Sana düşen nedir?  O ıslah edilmiş çizgi ile buluşmak ve yeniden kendini canlandırmaktır. Yani biz ruhu nereden alacağız? Ya Kur’an Kur’an diyorlar, hergün Kur’an okuyorsunuz, iyi de kardeşim Kur’an okuyanlara –meal okuyanlara- soruyorum ben, ne okuyorsunuz? Hangi meali?, hangi dünya görüşü içinden okuyorsunuz. Sizin Kur’an’a dayalı bir dünya görüşünüz yok ki!.. Üstelik böyle bir çabanız ve gayretiniz de yok. Aldım kitabı okuyorum işte ‘ben Allah’ın kitabı ile Allah’ın ayetleri ile muhatab oluyorum.’ Yalan!.. Yani orda bir meal yazan adam ne yapıyor? Kendi dünya görüşü ve durduğu yer üzerinden meale anlam veriyor yani. Sen aslında o adamın Kur’an’dan ne aldığını okuyorsun. Sen aslında  o adamın bakışı ile yüzleşiyorsun. Allah çe yüzleşmiyorsun. Bunu çok net görmemiz lazım.

 

Bir defa şunu bilmeliyiz.  Mektep, meşrep, mezhep insanların belli bir yöntem üzerinden Allah’ın dini ile kurdukları ilişki biçimidir ve bu değerlidir. Kesinlikle değersiz değildir. Ama bilmeliyiz ki bu yaklaşım sonuçta sınırlıdır. Yani çerçevesi çizilmiş bir ilişki biçimidir. Dolayısı ile bunun dışında hakikat yoktur demek zaten kendi kendimize attığımız en büyük kazıktır aslında. En büyük yanlıştır ve hakikatin üstünü örtme biçimidir. Dolayısı ile sen eğer gerçekten gelenekle yüzleşmek istiyorsan, geleneğin içindeki bütün farklı varyantların nasıl baktığını görmekle yükümlüsün. Ordan hakikatı toparlayacaksın sen. Öyle bir bakışa sahip olmalısın ki, ordaki hakikatleri parça parça toplayıp bütünleştirebildiğimiz zaman aslında biz gelenekle doğru ilişki kurabiliriz. Fıkıh ile ilişki kurdunuz kelamı görmediniz. Eksik bir ilişki kurmuş olursunuz. 

 

Kelamla ilişki kurdunuz fıkhı göz ardı ettiniz. Yine eksik bir ilişki. Kelamla Fıkhı gördünüz, tasavvuf üzerinden ilişki kurmuyorsunuz. Yine eksik kalırsınız.  Çünkü tasavvufu da görmek zorundasınız. Yani sonuçta bu Müslüman alimler, ilim geleneği tasavvuf denilen bir kültürü çıkarmışlar ortaya, binlerce yıl insan yetiştirmişler, manevi üstadlar oluşmuş ve bugüne dek gelmiş. Şimdi siz bugün bakıp fıkhı eleştirmek, yani herhangi bir alimin nezdinde fıkhı eleştirmek, her hangi bir şeyhin, kendini mürşid ilan eden birinin şahsında tasavvufu eleştirmek, herhangi bir modern kelamcının şahsında kelamı eleştirmek mantıksızlıktır. Doğru bir kıyas ve doğru bir önerme değildir. Çünkü bu insanlar sonuçta bu dönemi yaşamışlar ve bu dönemin kültüründen de etkilenmişlerdir. Bizim o yüzden bir defa dava adamı diyebileceğimiz yada aydın diyebileceğimiz, alim diyebileceğimiz insanların bir nakısa içerisinde olduklarını fark edeceklerdir. Bu nâkısâyı da gidermenin yolu hakikate kulakların açılmasından geçer. Yani bendeki eksikliği sen tamamlayacaksın, sendeki eksikliği ben tamamlayacağım, yani birbirimizin elini yıkayacağız tabir caizse. El eli yıkar el de döner yüzü yıkar diyor ya hani. Birbirimizi tamamlamayı bir ilke olarak öncelediğimizde birbirimizi anlamanın önünü açmış olacağız. Diyalog yolunu açmış olacağız. Maalesef biz şuanda diyalog kuramıyoruz hiç kimseyle. Hiç kimse kimseyle diyalog kurmuyor. Ne vakıflar, ne dernekler , ne yazarlar ve ne de aydınlar birbirleri ile diyalog kurmuyorlar. Çünkü herkesin inandığı bir şey var ve onu kendi sınırları içerisinde doğru görüyor, başka doğruları da kabul etmiyor. Böyle bakınca diyalog olmaz. Ordan çatışma çıkar. O zaman şöyle yapacağız. Bir defa bizim dinimizin adı İslam. Öyle değil mi?

 

Allah diyorki “Topluca silme girin.” Barışa girin yani. Barışın en temel özelliği nedir? Emin olmak değil midir? Güven duymaktır. Yani eskilerin tabiri ile itmi’nan duymaktır. Dolayısı bizim için İmanı ve İslam’ı tekrar yeniden hayatımızın, sosyolojip, psikolojik yada siyasi boyutunu inşa edecek şekilde yeniden anlamamızdır.Eğer İslam barış ise ve barış da karşındakine güven vermekse o zaman bunu yapmakla yükümlüyüz. Bununda yolu nedir? Çatışma denilen bu kültürü reddetmektir. Önce çatışmayı ortadan kaldırmamız gerekiyor. Önce birbirimizi anlamayı öne çıkarmalıyız. Biz birbirimizi ne kadar anlayabiliyoruz. Eğer gerçekten maksadımız birbirimizi anlamak olursa sorun çözülür. O zaman adım atmış oluruz. Diyaloğun, konuşmanın, müzakerenin,  hatta bir adım sonrası muhabbetin ortamı doğar. Muhabbet olmadan irfan doğmaz.İrfan olmadan kuru bir mantık, kuru bir akıl, kuru bir düşünce meydana gelir ve bu da bizi bir yere taşımaz. Benliği egoyu güçlendirir, benlikler de karşı karşıya geldiğinde de doğal olarak çatışma çıkar.  Dolayısı ile burada yapılması gereken şey önce, ya evet ben bazı şeyler biliyorum. Ama bu bildiğim bazı şeyler her şey değil. Bir defa bunu kabul edeceğiz. Ben eksik biliyorum. Dolayısı ile benim desteklenmeye ihtiyacım var. Benim aklım tek başına hakikatı kuşatamaz. Dolayısı ile benim başka akıllardan, benim gibi düşünen başka insanlardan başka çerçevelerden görmem lazım. Yani çok basit bir örnek; ben buradan bakıyorum,  buradan baktığımda buradan göreceğim şey karşımdaki nesnelerdir.  Kardeşim de bana yönelmiş olarak baktığında benim arkamdaki nesneleri görecektir. Şimdi ikimizin de doğru bir bakış açısı ortaya koyabilmemiz için birbirimizin bakış açılarında gördüklerimizi birbirlerimize aktarmamıza ihtiyacımz var. Üçüncü bir kişi sağdan, dördüncü bir kişi de soldan bakacak ki biz o zaman caddeyi tam olarak idrak edip sağlıklı bir bakış açısı elde edebilme imkanımız olsun.. İşte bakışlar aslında insanların bilgi ile ilişkisinde ortaya koyduğu perspektif -sınırlı olmakla beraber- bize bir doğruyu, bir gerçeği ifade ediyor. O gerçeği biz sahiplenirsek kendi gerçekliğimizle örtüştürecek bir zemini bir üst akıl üzerinden kurabilirsek mesele çözülür. Zaten dikkat ederseniz Kur’an’daki bütün üslup aslında bir üst aklı inşaya dairdir. Detaylarla uğraşmaz.

 

Mesela ashabı Kehf olayını anlatırken işte beş demişler altıncısı kıtmir, altı demişler yedincisi kıtmir.. Veya işte 306, 307, 308 vs. takılmayın bunlara.  Ortada bir olay var. Kaç kişi olduğu önemli değil. Ortada bir durum var üç yüz bilmem kaç olduğu önemli değil ki orda. Önemli olan bir insanın uzunca bir süre uykuda kalması.. Sıra dışı bir olay var. Senin buna dikkat etmen lazım. Kur’an-ı Kerim bütün örneklemelerinde ayrıntılarla uğraşmıyor. İşin aslında odaklanmaya sevk ediyor. Mesela İsa (a.s.) ile ilgili tartışmalarda direk ne diyor? “O’nun yaratılışı Âdem’in yaratılışı gibidir.” Bütün tartışmaları bitiriyor. Yok şöyleydi yok böyleydi vs.. detaya lüzum yok.
 


Ben Umudumu kaybetmedim. O anlamda bir tükenme söz konusu değil. Ama gerçekten çok karamsarım. Yani bazı şeylerin yeniden başlayabilmesi için çok saf insanlara ihtiyaç var. O saf dokunuşlara ihtiyaç var. Maddi manevi siyasal veya sosyal anlamda herhangi bir kaygı hmeyen beklentiye girmeyen hesapsız insanlara ihtiyaç var. Aslında ihtiyacımız olan bir anlamda aşk ehli olan insanlar.

 

Mahmut Eraslan: Peki bizim bu anlamlı yolculuğumuzda bize öneriniz ne olur üstad?  Adana’yı da İstanbulu da pek ala biliyorsun. Bizim öyle büyük iddialarımız yok. Biz istiyoruz ki bizim diyebildiğimiz insanlar birbirleri ile iletişim halinde olsun. Diyaloglarını koparmasın.  Biz bir aksiyon üzerindez ve bir mazeretimzi olsun istiyoruz. Platformumuza ve çalışmalarımıza yönetlik tavsiyeleriniz ne olurç

 

ALLAH İLE SAĞLAM BİR BAĞ KURMALIYIZ

 

Hz. Ali’nin meşhur bir hadisesi var bilirsiniz. Bir ceng esnasında düşmanını altına alıyor tam son darbeyi indirecekken adam Hz Ali’ye tüküyor ve hakaret ediyor. O esnada Hz. Ali adamın üzerinden kalkıyor. Adam şaşırıyor. Beni öldürmene engel olan neydi. Oysa ben bu iş çabuk bitsin diye sana hakaret de ettim. Deyince Hz. O meşhur sözünü söylüyor : “Sen bana tükürüp hakaret edinceye kadar Allah rızası gayesi ile sana saldırıyordum. Ancak sen bana tükürüp hakaret edince araya nefsim girdi. Eğer seni o anda öldürseydim Allah için değil nefsim için öldürmüş olacaktım. İşte bu yüzden seni öldürmedim.” Diyor. Tabi rivayete göre adam bu mertlik ve samimiyet karşısında Allah’a yöneliyor ve iman ediyor. Az önce ölecekti fakat Hz. Ali’nin samimi mü’min tavrı ve ihlaslı duruşu adamın dirilişine sebep oldu.

 

Benim acizane sizlere tek uyarım, ki bunu kendi nefsime de söylüyorum; Bir iş yaparken gerçekten kendinize sorun. Bunu kendi nefsim için mi yapıyorum, yoksa Allah için mi yapıyorum.  Bu bence İslami çalışmaların en temel parametrelerinden birisidir. Bunu doğru bir şekilde algılayıp hayatımıza aksettirmeye çalıştığımızda bu bizi kontrol altında tutabilecek çok önemli bir argümandır. Bir de arkadaşlar, sürekli zikretmek lazım. Ara ara kendimizi sigaya çekip Rabbimizi hatırlamamız lazım. O’nu (c.c.) anmamız lazım. İster lafza-i celal’i okuyun. İster O’nun bir sıfatının kainattaki tezahürleri üzerine bir düşünün. Yani günde 15-20 dakika veya yarım saat tefekküre zaman ayırmak lazım. Bu tefekkürü de Allah üzerinden yapmak lazım. İster zikir ister tefekkür anlamında..

 

Bunu Kur’an okuyarak da yapabilirsiniz. Allah’ın üç beş ayetini okursunuz ve onun manası üzerinde derin bir tefekkür edersiniz. Meal okuyarak filan değil de, o kalbi ve irfani boyut üzerinden O’nunla bir bağ kurmaya, gerçekten bu ne diyor? Diye düşünmek lazım.  İnsan kendini sürekli olarak bir otokontrole tabi tutabilirse, yani kendini kontrol edebilirse ve Allah ile sürekli buluşma imkânı bulabilirse ki bu konuda namazlar gerçekten çok önemli.

 

Ama maalesef biz “Esnaf Namazını” çok seviyoruz. Adam yeri geliyor şöyle diyor “Hadi ya şu görevimizi yapakta aradan çıkarak” v.s.  yani namaz aradan çıkartılacak bir ufak işe dönüştüğü zaman bir anlamı kalmıyor. Eğer namazı gerçekten Allah ile kurulan bir bağa dönüştürebilirsek bu bizim yapacağımız işlerdeki samimiyetin seviyesini de arttıracaktır. Son olarak bahsettiğimiz bu üç özellik de zaten bir davetçinin de olmazsa olmaz vasıflarındandır.

Kaynak: Editör:
Etiketler: ABDULAZİZ, TANTİK:, İSLAM, MÜSLÜMANLAR, ARASINDA, ÖTEKİ, İNŞA, ETMEZ,
Yorumlar
Haber Yazılımı